Gonuldiyarim.Org Paylaşımın yeni Adresi
Ana Sayfa Yardım Ara Kayıt
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.
07 Ocak 2009, 13:56:19

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
  İletileri Göster
Sayfa: 1 2 [3] 4 5 ... 26
31  Gonuldiyarim - Mp3 Müzik / Full Albümler & Yeni Albümler / Ebru Yaşar - Seviyorum Seni | 2008 FuLL aLbüM | Download : 07 Aralık 2008, 16:06:35
Ebru Yaşar - Seviyorum Seni
2008 FuLL aLbüM | indir










Ebru Yasar - 01 - Seviyorum Seni.mp3
RapidShare: Easy Filehosting

Ebru Yasar - 02 - Eger.mp3
RapidShare: Easy Filehosting

Ebru Yasar - 03 - Yalan.mp3
RapidShare: Easy Filehosting

Ebru Yasar - 04 - Alkisliyorum.mp3
RapidShare: Easy Filehosting

Ebru Yasar - 05 - Cok Iyi Gördum.mp3
RapidShare: Easy Filehosting

Ebru Yasar - 06 - Atesim Var Kulum Yok.mp3
RapidShare: Easy Filehosting

Ebru Yasar - 07 - Kararsizim.mp3
RapidShare: Easy Filehosting

Ebru Yasar - 08 - Icime Ceke Ceke.mp3
RapidShare: Easy Filehosting

Ebru Yasar - 09 - Ölesim Geldi (Evlendi).mp3
RapidShare: Easy Filehosting

Ebru Yasar - 10 - Seviyorum Seni (Karaoke).mp3
RapidShare: Easy Filehosting





FuLL aLbüM iÇin:



RapidShare
RapidShare: Easy Filehosting

RapidShare Alternatif
RapidShare: Easy Filehosting

UpShare
UpShare English | Welcome | Download Your file


ShareBase
Ebru_Ya_ar_-_Seviyorum_Seni_2008_.rar @ ShareBase.to


32  Gonuldiyarim - Mp3 Müzik / Full Albümler & Yeni Albümler / Kahtalı Mıçe - Siz Gidin Biz Geloğ / Komşu Naile | 2008 FuLL aLbüM | Download : 07 Aralık 2008, 15:58:12
Kahtalı Mıçe - Siz Gidin Biz Geloğ / Komşu Naile
2008 FuLL aLbüM | indir







01 - Di Gel Yanıma
02 - Komşu Naile
03 - Gülüm Susuz
04 - Gazel (Haydar Efendi)
05 - Niye Bana Küstün
06 - Saki
07 - Sultanım
08 - Siz Gidin Biz Geloğ
09 - Zalimey
10 - Ben Ölem
11 - Trafik (Şiir)
12 - Ölem Ölem



RapidShare
RapidShare: Easy Filehosting


ShareBase
Kahtal_M_e_-_Siz_Gidin_Biz_Gelog_Komsu_Naile_2008_.rar @ ShareBase.to


UpLoaded
Kahtalı Mıçe - Siz Gidin Biz Gelog & Komsu Naile [2008].r ... at uploaded.to - Free File Hosting, Free Image Hosting, Free Music Hosting, Free Video Hosting, ...




33  Gonuldiyarim Yönetim / Gonuldiyarim - Duyurular - Haberler - Açıklama / Zorunlu Ayrılık .. " Duyuru " : 05 Aralık 2008, 16:40:38
Sayın Forum Kullanıcıları ve Değerli Dostlarım

Bugüne Kadar Ertelemiş Bulunduğum ASKERLİK Görevinin Artık vakti zamanı geldiğini düşünerek başvurdum.Bana verilen Tarih Bu ay içerisinde.Yani Bu Aydan Sonra Askerlik Görevim için Sehir dısında olacağımdır.Uzun Dönem yapacağım askerliğim, Belki Bizi Köklü Birbirimizden Koparacak..Belkide Hasret Ateşleriyle dahada bağlayacaktır.Bunu Yaratıcıdan Başka kimse bilemez.Bu Ayın Ortasında Forumdaki Profilimdende Anlayacaksınızdı. Askerlik Görevi Boyunca Profilimdeki Rütbem ( Çevrimdışı / Kurucu ) olarak geçecektir.Tüm Sevenlerime , Sevmeyenlerime Tek Sözüm . Delikanlılık Herzaman Güzeldir. Şeref Duygusu Herzaman Kutsaldır.Emekçiye Karşı Saygı herzaman ilahidir.Tüm Sanal varlığımı Kullanıcılarına bırakıyorum.Forumdaki Sorunlarınız ve Şikayetleriniz için ( LoRdAeRoN & ALtuN ) Sizlere Ellerinden Geldiği Kadarınca Yardımcı olmaya çalışacaklardır.Sizleri İçimdeki İnsan sevgisiyle Selamlar , Duygusal İnsani Köz Parçalarıyla Anarım. Allaha Emanet Olun.
34  Gonuldiyarim - Programlar / Program Tanıtımları ve Download / Dj'ler Buraya Ses Değiştirme Programı + Loops Paketi Kaçırmayın Derim No Rapid : 05 Aralık 2008, 16:32:27
En Kısa zamanda Aktif Link Eklenecektir.
35  Gonuldiyarim - Bilgisayar ve İnternet / İnternet Genel / TEKNOLOJİNİN ÖNEMİ : 04 Aralık 2008, 18:10:30
1. TEKNOLOJİNİN ÖNEMİ
Günümüzde, siyasi, ekonomik ve toplumsal etkileri açısından sanayi devrimi ile eş tutulan ve kimilerince yeni bir sanayi devrimi, kimilerince de yeni bir çağa geçiş süreci olarak nitelenen bir olguya tanık olmaktayız. Bu olgu daha ziyade iş süreci ve üretim sistemlerinin dayandığı teknoloji tabanındaki köklü değişimle ayırt ediliyor. Bu değişime paralel olarak üretimin
teknoloji içeriği de giderek artıyor. Teknoloji, kas gücünü tamamen, beyin gücünü de kısmen ikame eden, diğer üretim faktörlerini önemli ölçüde değişime uğratan bir konuma gelmiştir. Bundan dolayı üretim faktörleri arasındaki nispi önemi de giderek artmaktadır.
“Uzun dönemde büyümenin temel kaynağı yeni teknolojidir”(Gürak, 2003:37). Çağımızda teknolojiye sahip olan ülkeler sanayi başta olmak üzere, bütün ekonomik alanlarda mutlak bir üstünlük elde etme yolundadırlar. Kısaca, teknoloji, ülkelerin rekabet üstünlüğünün tek belirleyicisi haline gelmiştir. Bundan dolayıdır ki gerek toplumsal refahın yükselmesinde, gerekse dünya nimetlerinin paylaşımında teknolojik üstünlüğe sahip olan ülkeler uluslar arası arenada belirleyici rol oynamaktadır. 
Teknolojinin önemi maalesef son 20 yıla kadar iktisat literatüründe hak ettiği yeri alamamıştır. Neo-Klasik teori halen iktisat biliminde baskın eğilim olmasına rağmen teknoloji ve yenilik iktisadı konularında yetersiz kalmıştır. Bu teorinin karşısında ise teknoloji ve yenilik politikalarının geliştirilmesinde çok önemli etkisi olan Schumpeter’ci teori vardır. Schumpeter’ci iktisatçılar, Neo-Klasik teorinin teknolojik gelişme sürecinin anlaşılması açısından yetersiz olduğunu vurgulamışlar ve teknolojik yeniliği uzun dönemde ekonominin gelişmesinin motoru olarak değerlendirmişlerdir. 
 
2. TÜRKİYE’NİN TEKNOLOJİ POLİTİKASI
Önceki bölümde teknolojinin önemini vurgulayıp, teknoloji üreten ülkelerin sahip olduğu avantajlardan bahsettik. Bu bölümde ise Türkiye’de teknolojiye verilen önem ve Türkiye’nin uyguladığı bilim ve teknoloji politikaları tartışılacaktır. 
1994 yılında yayınlayan DPT raporuna göre bilim ve teknoloji politikası, “teknoloji çıktısının düzey ve bileşimini yükseltmek için genel bir toplumsal kabul çerçevesinde hükümetlerce öngörülen önlemler/düzenlemeler bütünüdür” şeklinde tanımlanmıştır (DPT,1994 : 2). Başka bir tanımla, bilim ve teknoloji politikası, “bilim ve araştırma faaliyetlerinin ülkenin ekonomik, sosyal, siyasal durumu ve ihtiyaçlarıyla tutarlı bir şekilde geliştirilmesini sağlayacak genel tedbirle, faaliyetler ve teşkilatlanma ile ilgili düzenlemeler”dir (DPT,1988 : 60). 
Türkiye Cumhuriyeti tarihine bakıldığında bilim ve teknoloji alanında politika belirleme işi planlı dönemle birlikte (1960’lı yıllarda) başlamıştır. İlk kalkınma planının içinde ve bunu izleyen kalkınma planları içinde bilim ve teknolojiye ilişkin politikalara yer verilmiştir (Türkcan, 1981 : 219). 
1963-1967 döneminde araştırma ve teknik bilgi düzeyinin yükseltilmesinden bahsedilmesine rağmen, bu alanda somut adımlar atılamamıştır. Bu dönemin teknoloji açısından en önemli özelliği Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK)’ın kurulmuş olmasıdır. İkinci beş yıllık kalkınma planında da bilim ve teknoloji konularına değinilmiş, genel önerilerde bulunulmuştur. Bu dönemde TÜBİTAK’a bağlı Marmara Bilimsel ve Endüstriyel Araştırma Merkezi (MAM) kurulmuştur. Yine üçüncü plan döneminde Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nda, Bilim ve Teknoloji Dairesi kurulmuştur. Yalnız, bu kuruluşlar bu dönemde etkin bir çalışma gösterememişlerdir. 1960 yılında Türkiye’de kişi başına düşen milli gelir 358,6 Dolar iken, 1970 yılında 538,8 Dolara yükselmiştir (DİE,1992 : 426-7). Yani 10 yıllık süre içinde kişi başına düşen milli gelir yaklaşık iki katına çıkmıştır. Bu dönemde kişi başına düşen milli gelirimiz Kore’de kişi başına düşen milli gelirden fazladır.   
Dördüncü beş yıllık kalkınma planı diğer üç plana göre teknoloji politikası açısından daha kapsamlı tutulmuştur. Bilim ve teknolojiye ayrı bir bölüm açılmıştır. Bu bölümde teknoloji, araştırma-geliştirme, uluslar arası iş birliği ve teknik yardım konularına yer verilmiştir. Ar-Ge faaliyetlerine ayrılan kaynağın yetersizliği, ulusal bilim-teknoloji politikasının belirsizliği gibi konulara değinilmiştir. 4 Ekim 1983 günü ana görevi “uzun vadeli bilim ve teknoloji politikalarının tespitinde hükümete yardımcı olmak” olan Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu (BTYK) kurulmuştur(www.tubitak.gov.tr). Yine aynı yıldaki programda, Türkiye’de Teknoloji politikası ile ilgili daha ayrıntılı durum saptaması ve alınması gereken önlemlere yer verilmiştir. Bunlardan ilki, teknoloji transferi ile ilgilidir. İkincisi, mevcut teknolojik birikimin bilinmemesi dolayısıyla kaynak kaybı olduğu, bunu önlemek için mevcut ulusal teknolojik birikimin belirlenmesi için çalışmalar yapılması gerektiğidir. 
Beşinci beş yıllık kalkınma planında teknolojinin kullanılması açısından öncelikli sektörler ve alanlar tespit edilmesine, özel sektör kuruluşlarının teknoloji adaptasyonunun teşvik edilmesine ilişkin politikalar belirlenmiştir. Ayrıca 1987 yılında DPT bünyesinde “Bilim-Araştırm-Teknoloji Ana Plan Özel İhtisas Komisyonu” kurulmuştur. Bu komisyonun bilim ve teknoloji politikaları ile ilgili düzenlediği raporlar 1988 yılında DPT tarafından yayınlanmıştır. Bu raporlarda Türkiye’nin bilim-araştırma-teknoloji alanındaki amaçları şu şekilde belirtilmiştir:
1.   Dünyadaki hızlı teknolojik gelişmelere uyum sağlayabilmek,
2.   Türkiye’de bilimsel seviyenin yükseltilmesi, bilim ve teknoloji planlaması yapılması,
3.   Ekonomik, sosyal ve kültürel alandaki gelişmelerin yükseltilmesi ve refahın artırılması,
4.   Üretimde verimliliğin artırılması, rekabet şartlarının sağlanması ve kalitenin yükseltilmesi,
5.   Üniversiteler, araştırma kurumları ve sanayi arasındaki bağların geliştirilerek sağlam organizasyonlara bağlanması,
6.   Bilim ve teknolojiye öncelik verilmesi suretiyle tutarlı bir bilim politikası hedeflerinin tespit edilmesi,
7.   Süratle gelişen,
a.   Biyoteknoloji
b.   Enformasyon teknolojileri
c.   Mikro elektronik
d.   Yeni enerji kaynakları
e.   Yeni malzemeler
     gibi bilim dallarının uygulama alanlarının belirlenmesi ve hedeflerin tespit edilmesi,
8.   Yenileme ve ekonomik büyüme süreci içindeki yerleri yeniden belirlenmiş olan sınai hakların korunması ve gelişen teknolojiye uygun yeni üretimler elde edilmesi konusunda, patent, faydalı model, sınai resim ve model, marka, ticaret ünvanı, işletme adı, üretici ve tüketicinin korunması gibi tedbirlere ışık tutulmasının sağlanması,
9.   Sınai hakların tanınması ve korunması, bir yandan araştırma ve geliştirmeyi teşvik etmek,  teknik bilgilerin yoğunlaşmasını sağlaması, diğer yandan teknoloji transferine imkan vermesidir (DPT, 1988:11-12).
 
Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu 1993 yılında toplanarak 2003 yılına kadar olan 10 yıllık dönem için bilim ve teknolojide izlenecek yeni bir politika belirledi. 10 yıllık süreyi kapsayacak bu politikanın amacı, ülkeyi bilim ve teknoloji bakımından ileri ülkeler seviyesine çıkarmak yani dünya teknolojisine yetişmekti. 
1993-2003 yılları için bilim ve teknoloji politikasının hedefleri olarak aşağıdaki değerler kabul edilmiştir:
1.   Onbin nüfus başına bugün 7 olan araştırmacı sayısının 15’i aşması,
2.   Araştırma-Geliştirme harcamalarının Gayri Safi Milli Hasıla içindeki bu gün %0,33 olan payının %1’i aşması,
3.   Ülkemizin evrensel bilime katkısı açısından, dünya sıralamasında kırkıncı sırada olan yerinin otuzunculuğa çıkarılması,
4-  Ülke Araştırma-Geliştirme harcamaları içindeki özel sektör payının %18 olan mevcut durumundan %30’a çıkarılması (www.tubitak.gov.tr)   
DİE’nin 2000 yılı Ar-Ge faaliyetleri anket sonuçlarına göre onbin çalışan nüfus başına Ar-Ge personel sayısı 1990 yılında 7,5 iken, 2000 yılında 13,1’e yükselmiştir. Günümüze gelindiğinde hedeflenen rakama ulaşılamamıştır. 
1993 yılında hedeflenen diğer bir büyüklük de Ar-Ge harcamalarının Gayri Safi Milli Hasıla İçinde %1’i aşmasıydı. 1990 yılında bu oran %0,32 iken, 2000 yılına gelindiğinde ancak %0,64’e ulaşmıştır. Yani hedef tutturulamamıştır.
1990’lı yılların bilim ve teknoloji politikası çerçevesinde, Sanayi kuruluşlarına ARGE yardımı konusunda ciddi bir atılım yapılmıştır. Para Kredi ve Koordinasyon Kurulu’nun 1 Haziran 1995 günlü resmi gazetede yayınlanan 95/2 sayılı ARGE Yardımı kararı çerçevesinde hibe biçiminde destek sağlamak üzere TÜBİTAK-TİDEB kurulmuştur. Bunun yanında, 1991’de, sanayinin ARGE faaliyetlerine finansman desteği sağlamak üzere kurulmuş olan TTGV de bu karar kapsamında, finansman kaynaklarını genişleterek destek faaliyetini sürdürmüş; ayrıca, 3 Nisan 1986 tarihli resmi gazetede yayınlanan 31 seri numaralı Kurumlar Vergisi Genel Tebliği ile yürürlüğe konan “Araştırma ve Geliştirmeyi teşvik amacıyla vergi ertelemesi uygulaması”na da TÜBİTAK-TİDEB eliyle devam edilmiştir (www.inovasyon.org).
 
3. KORE’NİN TEKNOLOJİ POLİTİKASI
 
Güney Kore’de teknolojiye verilen önem çok yüksek seviyede olmuştur. “1960’lı yıllardan günümüze teknoloji parkları, sanayi ve teknolojiyi bir araya getiren bölgeler ve araştırma merkezleri kurmuşlardır” (Kozlu, 1995:29). Kore’nin teknoloji politikaları 1980 öncesi ve sonrası diye iki safhada incelenebilir. Biz ilk önce 1960-1980 dönemini inceleyeceğiz. Bu dönemde ilk çalışmalar yabancı teknolojiyi elde etmek ve onu kullanmada ihtisaslaşmaktır. Bu dönemin ilk yıllarında ithal edilen ürünlerin taklit yoluyla üretimi gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. İthal edilen yatırım mallarından elde edilen bilgiler ülke içinde yaygınlaştırılmıştır. Yine bu dönemde Kore kendi araştırma-geliştirme kapasitesini geliştirmiştir. Hükümet yabancı teknolojinin elde edilme şekline çok itina göstermiştir. Doğrudan yabancı sermaye yatırımlarına kısıtlayıcı politikalar uygulanırken, lisans anlaşmaları teknoloji transferinin daha etkili bir aracı olarak görülmüştür. Bu politika, teknoloji transferinin maliyetini azaltmaya yönelik hizmet etmiş ve çok uluslu firmalara olan bağımlılığı azaltıcı etlide bulunmuştur. Hükümet alınan lisansları koruma yoluna gitmiştir. Bunun yanında devlet, sanayi temsilcilerinden, üniversitelerden ve kamu laboratuarlarından sorumlu kişilerin oluşturduğu bir müşavirlik komitesi kurarak, tek tek firmalar yerine onların adına teknoloji satıcıları ile müzakerelerde bu komiteyi görevlendirmiştir. 
Kore, 1980 yılından sonra teknoloji politikasında değişikliğe gitmiştir. Bu dönemde devlet, milli yenilik sistemini oluşturmak için çabalarını yoğunlaştırmıştır. 1980’den sonra Ar-Ge’nin büyük kısmı özel sektör firmaları veya kamu özel ortaklıkları yoluyla gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Kamu araştırma kurumları ileri teknolojiler üzerine dikkatlerini çevirmiş ve üniversite araştırma labaratuvarları  ile işletmeler arasında köprü tesisi fonksiyonlarını yerine getirmişlerdir. Kore hükümeti teknolojiye sahip olma politikasını değiştirmiştir. Değişiklik Kore sanayisindeki teknolojinin daha kapsamlı ve bilim tabanlı olmasının neticesidir. Yabancı ülkelerden teknoloji transferine yönelik daha önce konmuş kısıtlamalar kaldırılmaya başlanmış ve liberalizasyon sağlanmıştır. Güney Kore’nin Ar-Ge planlama ve politikalarının uygulaması merkezi bir sistemle olmaktadır. Merkezileştirilmiş sistem, belirli teknoloji ve ürünlerin geliştirilmesi ve ticarileştirilmesi için uzun vadeli stratejilere imkan hazırlar. Bu sistem Bilim ve Teknoloji Bakanlığının kontrolü altındadır. Bilim ve Teknoloji Bakanlığı, diğer bakanlıklar, sanayi temsilcileri ve araştırma enstitülerinin temsilcilerinin katılımı bile bir çok planlı işlevi yürütür. 
Yukarıda da değinildiği gibi Kore, teknolojiye çok önem vermiş, daha 1966 yılında Kore Bilim ve Teknoloji Enstitüsü’nü (KIST) kurmuştur. 1980’lere doğru, sanayi artık kendi araştırmalarını kendi yapabilecek bir seviyeye ulaştığında, KIST; daha uzun dönemli araştırmalara yöneltilmiş, 1981’de Kore İleri Bilim Enstitüsü (KAIS) ile birleştirilmiştir. Kore dışındaki Koreli bilim adamlarının ülkeye geri dönmelerini ve yetenekli Koreli öğrencilerin ülkede kalmalarını sağlamak ve bilimsel araştırma ortamını oluşturmak üzere yine devlet eliyle1971’de kurulmuş olan KAIS ile KIST’ın birleştirilmesi sonucu ortaya çıkan Kore İleri Bilim ve Teknoloji Enstitüsü (KAIST) kurulmuştur. Bu enstitünün görevi, ülkenin atılım yaptığı ileri teknoloji alanlarında, özellikle  elektronik teknolojilerine yönelik olarak bilim doktorası ve mastır derecesine sahip elemanlar yetiştirmektir. 1989’da KAIST’ten  yeniden ayrılan KIST, bu kez ülkenin yeni yönelim alanlarıyla ilgili enstitüler kurmakla görevlendirilmiştir (Kutlu, 1996:92-93).
Bu enstitülerin sanayinin acil taleplerine karşılık verememesi üzerine devlet 1989’da Endüstriyel Teknoloji Akademisi’ni (KAITECH) kurmuştur. Bu enstitü her yıl yaklaşık 200 milyon dolarlık kamu fonu kullanmaktadır. Bu arada önemli bir nokta da devletin Kore’de yarıiletkenlerin üretilebileceğini göstermek ve bu sanayi dalı için gerekli olan teknoloji alt yapısını sağlamak üzere 1979’da Kore Elektronik Teknolojisi Enstitüsü’nü (KIET); telekomünikasyon sanayisini  desteklemek üzere Kore Telekomünikasyon Araştırma Enstitüsü’nü (KETRI) kurmuş olduğuna ayrıca işaret etmek gerekir. Daha sonraları bu iki kuruluş birleştirilmiştir (Kutlu, 1996:92-93).
4. TÜRKİYE – KORE KARŞILAŞTIRMASI
Türkiye ile G.Kore’nin hemen hemen aynı yıllarda iktisadi kalkınma başlamış olmalarına ve her iki ülkenin başlangıçtaki temel ekonomik göstergeleri birbirine yakın olmasına, hatta Türkiye’nin Kore’den daha zengin olmasına rağmen günümüzde G.Kore’nin kalkınma açısından Türkiye’den oldukça ileride olduğu gözlenmektedir. G.Kore’nin kalkınmada elde ettiği bu başarıda en önemli faktörlerden biri etkin teknoloji politikaları uygulamasıdır. Aşağıdaki tabloda Kore ve Türkiye’nin planlı kalkınma çabalarının başladığı yıllardan günümüze yıllar itibariyle ekonomik göstergeler karşılaştırmalı olarak gösterilmiştir.
 
36  Gonuldiyarim - Bilgisayar ve İnternet / İnternet Genel / Teknoloji Nedir? : 04 Aralık 2008, 18:10:07
Teknoloji (technoslogos), techne; yapmak ve logos; bilmek anlamına gelmektedir. İnsanoğlunun gereklerine uygun yardımcı alet ve edevatın yapılması ya da üretilmesi için gerekli bilgi ve yetenektir. Bir insan etkinliği olarak teknoloji, insanlığın tarihinde bilim ve mühendislikten önce ortaya çıkmıştır.

Teknoloji Nedir?
Sözlük anlamı "bilginin, sanayideki işlemlerde sistematik olarak uygulamaya alınması" demek olan teknoloji, geniş anlamda, araştırma, geliştirme, üretim, pazarlama, satış ve satış sonrası hizmeti kapsayan bir sanayi sürecinin, etkin ve verimli bir biçimde gerçekleştirilmesi için kullanılabilecek bilgi ve becerilerin tümüdür. Teknolojik yenilik de, "üretim süreçlerinde yenilik, yeni ürünler ve yeni kurumsal örgütlenme biçimleri" olarak tanımlanmaktadır.
Gelişmiş ülkelerde, ürün rekabeti, bilimsel ve teknolojik yetkinlik rekabetine dönüşmüştür. Klasik anlamda rekabet gücünü belirleyen faktörler arasında doğal hammadde kaynaklarının bolluğu, ucuz işçilik gibi temel üretim faktörleri yer alırken, günümüzde ileri ve özellikli üretim faktörleri belirleyici duruma gelmiştir. İleri üretim faktörleri, nitelikli iş gücünü, Ar-Ge altyapısını, modern bir haberleşme ağını ve bilişim (enformasyon) teknolojilerinin etkin kullanımını içerirken, özellikli üretim faktörleri, belirli alanlarda yoğunlaşmış bilgi ve beceriye sahip iş gücü ile bilgi ve deneyim birikimini içermektedir.
Diğer yandan, başta elektronik, enerji, bilişim, uzay, biyomühendislik, organik kimya endüstrileri gibi "bilim ve teknoloji temelli" sektörler ile bunların bir bileşkesi olan savunma sanayii, en yüksek oranda katma değer yaratan, dolayısı ile toplumsal refaha katkıları en yüksek olan sanayi dalları olarak ortaya çıkmaktadırlar.

Teknolojinin Önemi
Sanayileşmenin en belirgin ögesi teknoloji üretebilmektir. Teknoloji üretebildiğiniz, bilgiyi ürün tasarlamada kullanabildiğiniz takdirde ticarette rekabet üstünlüğünü, savunma sistemlerinde de caydırıcılığı sağlayabilirsiniz. Kimse kendisine üstünlük sağlayan bir şeyi başkasına vermeyeceğine göre salt teknoloji transferi yaparak sanayileşmemiz ve kalkınmamız, savunma sistemlerinde de caydırıcılığı sağlamamız olası değildir. Bu nedenle amaç kendi teknolojimizi kendimizin üretmesi olmalıdır. Kendi teknolojisini üreten bir sanayileşme ile ulusal ekonomiye, ülkenin mühendislik gücüne ve ulusal teknolojiye en yüksek katkıyı sağlayabilir, beyin göçünü önleyebilirsiniz.
Teknolojiyi kısaca bilimsel bilgiden yararlanarak yeni bir ürün geliştirmek, üretmek ve hizmet desteği sağlamak için gerekli bilgi, beceri ve yöntemler bütünü olarak tanımlayabiliriz. Bu duruma göre özgün üretim için gerekli safhaları da dörde ayırabiliriz.

ØBilimsel bilgiye ulaşmak veya geliştirmek
ØBilgiden faydalanarak bir ürün tasarlamak (tasarım yeteneği veya teknolojisi)
ØTasarlanan bir ürünün üretim tekniklerini belirlemek (üretim teknolojisi)
ØÜretim

Bir ürün geliştirmek için gerekli malzeme ve ekipmanı çeşitli kaynaklardan bulabilirsiniz. Bu nedenle önemli olan tasarım yeteneğine sahip olmaktır. Tasarım yeteneğine sahipseniz her şeyi yapabilirsiniz. Bağımsızlık da bundan sonra gelir.
Teknoloji ülkelerin gelişmişlik düzeyini belirlemekte ve uluslararası yarışta, sahibine büyük bir ticari üstünlük sağlamaktadır. Dünya ulusları teknoloji üretebilenler ve üretemeyenler olarak ikiye ayrılmakta, teknoloji üretemeyen uluslar az gelişmiş uluslar olarak sınıflandırılmaktadır.
Gelişmiş ülkelerde, ürün rekabeti, bilimsel ve teknolojik yetkinlik rekabetine dönüşmüştür. Klasik anlamda rekabet gücünü belirleyen faktörler arasında doğal hammadde kaynaklarının bolluğu, ucuz işçilik gibi temel üretim faktörleri yer alırken, günümüzde ileri ve özellikli üretim faktörleri belirleyici duruma gelmiştir. İleri üretim faktörleri, nitelikli iş gücünü, Ar-Ge altyapısını, modern bir haberleşme ağını ve bilişim (enformasyon) teknolojilerinin etkin kullanımını içerirken, özellikli üretim faktörleri, belirli alanlarda yoğunlaşmış bilgi ve beceriye sahip iş gücü ile bilgi ve deneyim birikimini içermektedir.
Diğer yandan, başta elektronik, enerji, bilişim, uzay, biyomühendislik, organik kimya endüstrileri gibi "bilim ve teknoloji temelli" sektörler ile bunların bir bileşkesi olan savunma sanayii, en yüksek oranda katma değer yaratan, dolayısı ile toplumsal refaha katkıları en yüksek olan sanayi dalları olarak ortaya çıkmaktadırlar.


technologie.PNG
Gelişmiş ve Gelişmekte Olan Ülkelerde Bilimsel Araştırmalar, Teknoloji Geliştirme Çalışmaları ve Üretim Teknolojileri Arasındaki İlişki

Bu nedenle de günümüzde, ülkelerin, özellikle bu alanlarda sahip oldukları bilim ve teknoloji altyapıları ve bu altyapıyı sanayi süreçlerinde kullanarak ürüne, dolayısı ile toplumsal refaha dönüştürebilme yetenekleri, gerek ekonomik, gerekse politik açıdan stratejik öneme sahip, dikkatlice korunması gereken milli varlıklar olarak değerlendirilmektedir. Günümüzde, sahip oldukları bilimsel ve teknolojik bilgiyi, entegre süreçler içinde ürüne ve toplumsal refaha dönüştürebilen ülkeler ile bu süreç entegrasyonunu başaramamış ülkeler arasındaki anlayış ve uygulama farkı, gelişmiş ve gelişmekte olan ülke tanımlamasında kullanılan önemli araçlardan biridir.
Gelişmiş ülkelerde yapılan bilimsel araştırmalar, bu araştırmalar sonucunda geliştirilen yeni teknolojiler ve bu teknolojilerin yeni üretim ve ürün teknolojilerine dönüşmesi süreçleri, iç içe, biribirini takip eden süreçler olarak ortaya çıkmaktadır. ABD, Almanya ve Japonya gibi ülkeler bu kategoride yer almaktadır.
Gelişmekte olan ülkelerde ise bu süreçlerin entegrasyonu zayıftır. Türkiye gibi dünya bilim literatürüne katkısı az olan ülkeler ve hatta eski SSCB ve Hindistan gibi dünya bilim literatürüne katkısı yüksek ancak bu birikimi toplumsal refaha dönüştürememiş ülkeler ikinci sınıfa giren ülkeler olarak değerlendirilmektedir.
Bilimsel araştırmalar açısından bakıldığında, bu ülkeler, gerek bilimsel ve akademik kuruluşlar, gerekse bilim adamları düzeyinde işbirliği ve bilimsel çalışmalara katılım açısından, gelişmiş ülkeler ile sıkı ilişkiler içinde olabilmektedir. Ancak bu ilişkiler ve yapılan çalışmalar ile kazanılan bilgi birikimini, teknolojiye ve ürüne dönüştürecek mekanizmaların gelişmemiş olması nedeniyle, bu ülkelerin yeni teknolojiler ile tanışması nadiren bu teknolojilerin gelişme safhasında, çoğunlukla da bu teknolojilerin üretim ve ürün teknolojilerine dönüşmesinden sonra, "teknoloji transferi" ile mümkün olmaktadır. Ancak, bu şekilde sahip olunan teknolojiyi, yeni türev teknolojilerin gelişimini sağlayacak "Ar-Ge /tasarım teknolojisi" olarak değil, belli bir ürüne özel "üretim teknolojisi" olarak değerlendirmek gerekir.
Bilim ve teknoloji temelli bir sanayi dalı olan savunma sanayii, gelişmekte olan ülkeler için bu olumsuz tabloyu ortadan kaldırabilecek bir fırsat olarak ortaya çıkmaktadır. Savunma sistemleri tedarik süreçlerinin, hem savunma ihtiyaçlarının karşılanması hem de kritik teknolojilerin edinilmesi ve ülkenin teknoloji alt yapısının geliştirilmesi amacıyla kullanılması, gelişmiş ülkeler tarafından başarıyla uygulanan bir bilim-teknoloji-üretim süreçleri entegrasyonu yöntemdir. Savunma harcamalarına büyük kaynaklar ayrılan ülkemizde de, hem bilimsel araştırma, yeni teknoloji üretme ve yeni ürün geliştirme süreçlerinin entegrasyonu, hem de bu çalışmaları toplumsal refaha dönüştürülebilecek mekanizmaların kurulması için, savunma sanayiini temel platform olarak belirlemek en doğru yaklaşım olacaktır.


Bilim ve Teknolojideki Gelişmeler
20. yy bilim ve teknolojinin gelişmesinde altın çağını yakalamış, insan hayatında vazgeçilmez bir rahatlık sağlamıştır. Bilim hiçbir zaman durağanlık göstermemektedir. Bilimin sınırları genişlerken; dünyanın sanıldığı kadar büyük olmadığı gerçeği ortaya çıkmaktadır.
Günümüzde bilim olağanca hızıyla ilerlemekle birlikte insan hayatının olmazsa olmazları arasına girmeyi başarmıştır. Bilimin sonucu olarak ortaya çıkan teknoloji hayatımızı her alanda kolaylaştırmayı başarmıştır.
Bilim ve teknoloji arasında sıkı bir ilişki bulunmakta, birbirlerini tamamlamaktadırlar. Bilimsel çalışmalar uygulamaya elverişli bilgi üreterek teknolojik gelişmeye yol açarken, teknolojik gelişmeler de bilimsel araştırmaların daha uygun şartlarda yapılmasını sağlayarak bilimsel gelişmeyi hızlandırmaktadır .
Rönesans ve reformla birlikte bilimdeki gelişmelerin temelleri atılmış, bilimsel gelişmeyi engellemeye çalışan tüm olumsuzluklar da ortadan kalkmıştır (Kilise ve Dinin Etkisi gibi).
İnsanlar, tanrıbilimsel gerçeklerden sıyrılıp içinde yaşadıkları dünyayı ve bu dünya ile ilgili sorunları keşfetmişlerdir. Bu gibi gelişmelerin sonucunda da bilimsel gelişmeler başlayıp zamanla hız kazanmıştır.
Bilim ve teknolojinin ortaya çıktığı tarihten itibaren insanlar içinde yaşadıkları dünya ile yetinmemişlerdir. Uzayı merak etmişler, uzayın sırlarını çözmek amacıyla gizemli bir yolculuk, sistemli bir çalışma içerisine girmişlerdir. Sıvı yakıtlı motorların bulunması ile uçaklar ulaşım aracı olarak kullanılmaya başlanmış, insanlara uzak gibi görünene mesafeler artık ortadan kalkmıştır. Bunun sonucunda insanların uzaya gitme isteği iyice artmıştır .
Uzayı tanımlayacak olursak; güneşi gezegenleri uyduları, yıldızları, sayısız galaksiyi içine alan boşluktur. Bu sınırsız boşluk içersinde bulunana gök cisimlerinin her biri dünya yüzeyindeki toz parçacıkları kadardır. İlk çağ filozoflarından başlayarak bir çok bilim adamı uzayı tanımlama çabası içerisine girmişlerdir. Örneğin; Galile’nin gök bilimleri ile ilgili çalışmaları olmuştur. Teleskopla gözlemler yapmış, şu anki bilim adamlarımızın bile sonucuna ulaşamadıkları bir araştırma çizgisini başlatmıştır. Kepler ise; gezegenlerin yörüngelerinin üzerine çalışmalar yapmış, elips şeklindeki hareketleri saptamayı başarmıştır.
Günümüzde ise uzaya ulaşma çabası dünya üzerinde milletler arası çatışmaya yol açmakta, hızlı bir yarışın olmasına neden olmaktadır.
“İlk aya yolculuk planlarının NASA başlatmıştır. Başka John F. Kennedy’nin 25 Mayıs 1961’de kongrede bir özel oturumda yaptığı konuşmada “önümüzdeki 10 yıl içinde bir adamın aya gitmeyi ve dünyaya dönmeyi başaracağına inanıyorum” sözleri bu çalışmaların daha da hızlandırmıştır soğuk savaş döneminde uzay çalışmaları konusunda da Sovyetler Birliği ile yarışan Amerika uzay harcamaları için büyük bütçeler ayırıyordu. Aya gönderilecek uzaya aracı için çalışmalar uzun bir süre devam etti. Bu çalışmalar sırasında yapılan test uçuşlarından birinde NASA 3 astronotunu kaybett.”
“Sonunda 16 Temmuz 1969’da Neil Armstrong, Edwin Aldrin Jr. ve Micheal Collins adlı üç astronotu taşıyan Apollo 11 tarihe geçecek ay yolculuğuna çıktı. Apollo 11, 19 Temmuz’da ay yörüngesine girdi. Kartal(EAGLE) adlı modül ay yüzeyine başarıyla indi ve Armstrong aya ayak basan ilk insan olarak tarihe geçti. Armstrong’un ardından Edwin Aldrin’de yüzeye indi. Ay toprağından örnekler alan, bazı bilimsel deneyler yapan ve Amerikan bayrağını aya diken iki astronot görevlerini başarıyla tamamlayarak dünyaya döndüler”
İlk aya yolculuğun tamamlanmasının ardından tartışmalar da başladı. Bu tartışmalara sonunda uzayda yaşam olup olmadığı konusu üzerinde durulmaya başlandı. İnsanın bir ortamda hayatını devam ettirmesi için; atmosfer, radyasyon ve yerçekiminin bulunması gerekmektedir. Özellikle atmosfer canlı yaşamı için çok önemlidir.
Dünyamızda %78 oranında azot, %21 oranında oksijen bulunmaktadır. Uzay boşluğunda ise hava olmayıp sadece bir miktar gaz bulunmaktadır. Bu nedenle uzaya giden araçların içerisinde hava tankları bulunmaktadır. Uzay tamamen soğuktur. İnsan ise sadece belirli sıcaklık ölçütleri içersinde yaşayabilmektedir. Bu nedenle uzay aracında ısı sistemi de olmalıdır.
İnsan oğlu çıplak iken uzay boşluğunda kalıcı zarar görmeden 30 saniye kadar yaşayabilir. Nefesinin tutmamak kaydıyla 30 saniye boşlukta kalan insan patlamaz, donmaz ve bilinci tamamını kaybetmez. 30 saniye sonlarında oksijen yokluğu sonucu bilinç kaybı oluşmaya başlar. 1 veya 2 dakika sonra ise yaşam faaliyetleri tamamen durur ve insan hayatını kaybeder.
Uzayda karşılaşacağımız diğer bir sorun ise yer çekimidir. Dünyadan uzaklaştıkça yer çekimi azalmaktadır. Aralarında ters bir orantı vardır. bu yüzden uzayda yer çekimi yoktur.
Günümüzde insanlığın ortak amacı her şeyden haberdar olma, uzayın tüm olanaklarından yararlanmaktır. Şu anda uzayda Türksat adlı bir uydumuz bulunmaktadır. Uydumuz sayesinde haberleşmenin gücü hızla artmıştır.
İletişim kurmanın en kolay yolu konuşmaktan geçer. Karşımızdaki insanların duygularımızı ve isteklerimizi anlatmanın diğer bir yolu da el kol hareketleridir. Fakat bunların dışında da ilkle haberleşme yolarlı vardır: Atlı elçilerle, dumanla ve güvercinler gibi.
Karadeniz Bölgesi’nde bulunan köylerimizin bazılarında yer şekillerinin de etkisi ile dağınık yerleşme görülmektedir. Evler arasındaki mesafe uzak odlundan dolayı insanlar ıslıklarla iletişim kurmaktadırlar. Her ıslık tonu başka bir ablam ifade eder. Fakat sadece insanlar için değil toplumlar içinde iletişimin önemi büyüktür.
İnsanların uzaktan haberleşmesine imkan veren teknik araçlar Fransız Devrimi’nden hemen sonra optik telgrafın bulunması ile gelişim sürecine girdi.
1837’de elektrikli telgrafın bulunması ile iletişim çağı başlamıştır.
Telefon 1876 yılında Graham Bell tarafından bulundu. İnsan sesinin iletiminde önce ülke içerisinde daha sonra da ülkeler arasında yayılmasına imkan verdi. Bu yenilik bir çok kaygıyı da beraberinde getirdi. ABD’de benimsendi ve daha sonra ülkeler arasında yayılmaya başladı. 19. yy’da etkileşim ağları kurulmaya, insanlar arasındaki etkileşim gelişmeye başladı.
“Tarihte ilk ses kaydı 1877 yılında Thomas Edison tarafından yapılmıştı. Son 20 yılda yaşanan gelişme ise gerek ses kalitesinde gerekse şiddetle kayıt sisteminde mükemmeli yakalamayı hedeflemektedir”
İnsanlar, aralarındaki mesafe ne kadar uzak olursa olsun birbirleri ile kolayca iletişim kurmaktadırlar. Örneğin; bir faks makinesi birkaç dakika önce Türkiye’de bir fotoğrafı yayınlarken birkaç dakika sonra New York veya Tokyo’da yayınlayabilmektedir.
20. yy’daki en büyük gelişme hiç kuşkusuz bilgisayar teknolojisinde yaşanmıştır. İnternet ağının kurulması sonucunda bilgisayar ve internet; evlerimizi, işyerimize hatta günlük hayatımıza kadar girmeyi başarmıştır. Bilgisayar teknolojisi beraberinde çok büyük yenilikler ve kolaylıklar getirmişti. Örneğin; bilgisayar hayatımıza girmeden önce para yatırma işlemleri için bankalarda saatlerce sıra beklerken şu anda internet sayesinde işlemlerimizi en kısa zamanda gerçekleştirebilmekteyiz.
Biliyoruz ki bu teknoloji burada kalmayacak, insanlar yaşadığı sürece teknoloji de ilerleyecektir. Şu an bize hayal gibi gelen çoğu araçlar hayatımıza girecek ve hayatımızı kolaylaştırmaya devam edecektir.


Türkiye'nin Teknoloji Geliştirme Koşul ve Olanakları
Bilim ve teknoloji söz konusu olduğunda, Türkiye’nin, yer aldığı sistem içindeki diğer ülkelerden (diğer OECD ülkelerinden ya da G.Kore, Tayvan gibi yeni sanayileşen ülkelerden) çok daha farklı bir tutum izlediği görülüyor. Türkiye’nin teknoloji geliştirme koşul ve olanaklarını irdelerken, önce, bu farklılığı ortaya koymakta yarar vardır.
Gözlenen farklar birkaç noktada toplanabilir:

* Türkiye, bilim ve teknoloji yeteneğini yükseltebilme ve bu çerçevede günümüzün jenerik teknolojilerine egemen olma, bu teknolojiler tabanında ‘innovation’ yeteneğini kazanma konusunda, sistem içindeki diğer ülkelerin aksine, hiç aceleci değildir ve onlardan bir hayli geride kalmıştır. Ne toplum katlarında ne de siyasi partiler düzleminde, gecikildiği için endişe duyulduğu izlenimini almak mümkündür. Siyasi kadroların, zaman zaman, bilim ve teknolojiye önem verilmesi gereğini vurgulamalarına karşın, bu yalnızca, altı boş siyasi bir söylem düzeyinde kalmakta; hatta, çoğu zaman, siyasi bir prim getirmeyeceği kanısıyla olsa gerek, bilim ve teknoloji konuları, bütünüyle siyasi gündemden düşürülmektedir.
* Bu genel gözlemi doğrulayan kanıtlar ortadadır:

Sistem içinde yer alan diğer ülkelerin hepsinin, bilim ve teknoloji alanında uyguladıkları ulusal bir politikaları; ulusal hedefleri, bu hedeflere erişmek için izledikleri ulusal strateji ve planları vardır.
Türkiye’nin ise, herhangi bir hükümet programının ya da siyasi bir programın parçası olarak benimsenmiş ve uygulamaya konmuş, ulusal bir bilim ve teknoloji politikası yoktur. Bu saptama, Türkiye’de, ülkenin bilim ve teknoloji yeteneğini yükseltmeye yönelik politika ya da strateji önerileri olmadığı anlamına gelmemektedir. Öneriler vardır, hükümetlere sunulan tasarılar vardır; ama bunlar siyasi bir program haline dönüşmemekte ve hayata geçmemektedir. Bu tasarılardan biri, 1980'li yılların başında, dönemin ilgili Devlet Bakanı'nın eşgüdümünde, 300 kadar bilim adamı ve uzmanın katılımıyla hazırlanan Türk Bilim Politikası: 1983-2003’tür. Bu dokümanla, ilk kez, ayrıntılı bir bilim ve teknoloji politikasıortaya konmaya çalışılmıştır. Burada teknoloji konusu da bir ana motif olarak ele alınmış ve öncelik verilecek teknoloji alanları belirlenmiştir. Bu yeni yaklaşım, bilim ve teknoloji politikalarının, ekonominin yönetiminde ve toplumsal yaşamın başlıca etkinlik alanlarının düzenlenmesinde rol alan unsurların da (ilgili bakan ve üst düzey bürokratlar, hükümet dışı kuruluş temsilcileri v.b.) katılımıyla belirlenmesine olanak tanıyan yeni bir kurum yaratmıştır: Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu (BTYK).
Ne var ki, Türk Bilim Politikası: 1983-2003 hayata geçirilememiştir. 1983'te kurulan, ancak, ilk toplantısını 9 Ekim 1989'da, ikincisini ise 3 Şubat 1993'te yapabilen, o günden bugüne bir daha toplanamayan BTYK'ya da işlerlik kazandırılabildiği söylenemez.
Halen, Türkiye'nin Bilim ve Teknoloji Politikası konusundaki resmi doküman, BTYK'nın ikinci toplantısında karar altına alınan Türk Bilim ve Teknoloji Politikası: 1993-2003'tür. Altını çizerek belirtmek gerekir ki, devletin üst düzeyde yetkili bir kurulu, kendisine sunulan bir tasarıyı, bu dokümanla, uygulanması gereken bir karar haline dönüştürmüştür. Üstelik bu dokümanda ifadesini bulan politika 1995 başlarında Yüksek Planlama Kurulu'nca VII. Beş Yıllık Plan Döneminde Öncelikle Ele Alınması Öngörülen Temel Yapısal Değişim Projeleri Kapsamındaki Bilim ve Teknolojide Atılım Projesi Çalışma Komitesi Raporu (24 Şubat 1995) ile geliştirilerek somut bir zemine oturtulmuş ve bu proje VII. Beş Yıllık Plân'ın ana eksenlerinden birini oluşturmuştur. Ama, söz konusu projeyi, Plan dokümanının sayfalarından alıp hayata geçirecek bir siyasi sahip ya da kararlılığın var olduğuna ilişkin güçlü bir kanıt henüz ortaya çıkmamıştır.
AR-GE faaliyeti, sisteme dahil bütün ülkelerde, devletçe en çok desteklenen, devletin en çok subvansiyon sağladığı alandır. Ama, Türk takımlarının yurt dışındaki maçlarını izlemeye gidiş dahil, akla gelen hemen her alanda teşvik edici önlemler uygulayagelmiş olan Türkiye, ancak geçen yıl, 1 Haziran 1995’te, diğer ülkelerdekiyle karşılaştırılabilir çapta bir AR-GE desteği uygulamasını başlatabilmiştir. Bu da ancak, Uruguay Turu Nihaî Senedi’nin devlet subvansiyonlarına ilişkin düzenleyici hükümlerine ve AB mevzuatına uyum yaklaşımı çerçevesinde gündeme gelmiştir; içsel bir dinamik, örneğin, sanayi kesiminin baskısı sonucu değil...
Sistem içindeki diğer ülkelerle karşılaştırıldığında, Türkiye’nin, kendi ulusal ‘innovation’ sistemini kurmada çok gerilerde kaldığı; bu sistemin oluşması için, TÜBİTAK ve TTGV gibi kurumların ve bazı üniversitelerin gösterdiği çaba dışında, konunun ulusal düzeyde, bir bütün olarak ele alınmadığı; hatta, konuya yakın olması gereken pek çok çevre için, kavramın kendisinin bile yeni olduğu bilinen bir gerçektir.
Sistem içindeki bütün diğer ülkeler, ulusal ‘innovation’ sistemlerinin ayrılmaz bir parçası olan ve bundan da öte, kendilerini, geleceğin enformasyon toplumuna taşıyacak, ulusal enformasyon şebekelerini, hazırladıkları master planlar-eylem planları çerçevesinde kurmaya başlamış ve bu ülkelerde, bu atılımın fiili sahipliğini iş başındaki hükümetler, siyasi liderler üstlenmişken Türkiye’deki siyasi partiler, böylesi bir altyapı ve bununla ilintili ulusal bir master plan gereği üzerinde, henüz herhangi bir berrak fikre sahip değillerdir (BTSTP, Mayıs 1995; TÜBİTAK, Haziran 1995).
Türkiye’nin bilim ve teknoloji yeteneğini geliştirme konusundaki, pek de duyarlı olmayan yaklaşımını doğrulayacak başka pek çok kanıt bulunabilir. GSYİH’den AR-GE harcamalarına ayrılan pay, özel sektör sanayi kuruluşlarının toplam AR-GE harcamaları içindeki payı, 1000 faal nüfus başına düşen bilim adamı sayısı gibi verilerle de bu durum kanıtlanabilir. Ama, sayısal verilere girilmeksizin de, burada işaret edilen kanıtlardan yola çıkılarak, aynı iktisadi sistem içinde yer alan diğer ülkelerle Türkiye arasındaki, bilim ve teknoloji konusuna yaklaşımla ilgili temel farkı ortaya koymak mümkündür: Bu fark, ülkenin bilim ve teknoloji yeteneğini yükseltmek ve dünya teknolojisini yakalamak fikrinin, Türkiye’de, başta sanayi kesimi olmak üzere, toplumun doğrudan ilgili katmanlarında yeterince sahiplenilen bir fikir haline gelmediği noktasında düğümlenmektedir. Bu böyle olduğu içindir ki, bu fikrin siyasi partiler -siyasi iktidar- düzleminde sahibini bulmak da pek mümkün olmamaktadır.
Eğer, Türkiye’de bu fikre sahip çıkması düşünülebilecek bir toplum katmanı olarak, örneğin sanayi kesimi, bunu yapmış olsaydı; tanım gereği, bu fikrin siyasi platformda da yansıması olur ve en az bir partinin siyasi programında bu husus yer alabilirdi, diye düşünmeye hakkımız var, sanıyorum. Buradan gelinecek nokta çok açıktır: İlgili toplum katmanlarınca sahiplenilen bir hedef haline dönüştürülemediği sürece, Türkiye’nin teknoloji yeteneğini yükseltmek, çağın jenerik teknolojileri tabanında ‘innovation’ yeteneğini kazanmak ve dünya teknolojisini yakalamak -ya da konu başlığıyla söylersek; Türkiye’de teknoloji geliştirmek- gibi, makro planda, çok taraflı ve geniş kapsamlı düzenlemeleri gerektiren bir atılımı gerçekleştirmek mümkün değildir.
Özetle, Türkiye’de teknoloji geliştirmenin ön koşulu, bunun, başta sanayi kesimi olmak üzere, ilgili toplum katmanlarınca benimsenen bir hedef haline gelmesi ve bu hedefin geniş halk kesimlerince kabullenilen bir siyasi programa dönüştürülmesidir.
Bu ön koşulun gerçekleşmesi mümkün mü?
Soruya özellikle de bu konuda son derece önemli bir role sahip bulunan sanayi kesimi açısından bir yanıt verilebilir mi?
Son zamanlarda, sanayinin bazı kesimlerinde, AR-GE’ye yöneliş konusunda, belli bir yaklaşım, belli bir kıpırdanma olduğunu söylemek mümkün. Bu kesimlerin, özellikle, kullandıkları üretim yöntemlerinde ya da ürettikleri üründe yenilik yapabilme yeteneği kazanma (böylesi bir yeteneğe sahipseler bunu geliştirme) yönünde ciddi bir çaba gösterdikleri gözleniyor. Kendi AR-GE birimlerini kuran firmalar var. Sanayi kuruluşlarının proje bazındaki AR-GE harcamaları için devletçe sağlanacak desteğin, bu sanayi kesimlerinde oldukça geniş bir ilgi yarattığı ve bir hareketlenme meydana getirdiği de bir gerçek. Ancak, bu tür gelişmeler yanında, Türkiye’deki pek çok sanayi kuruluşunun, yabancı firmalarla, özellikle de AB firmalarıyla, geçmişten gelen ortaklık bağlarının bulunduğunu ya da belli bir entegrasyona sahip bulunduklarını ve gereksinim duydukları teknolojiyi Türkiye’de geliştirme olanaklarını arama yerine, bu gereksinimlerini yabancı ortakları kanalıyla karşılama yönünde bir strateji izlediklerini göz ardı etmemek gerekir. Bu tür kuruluşlardan bazılarının Türkiye’de kurulu AR-GE birimlerinin ise, genellikle, yabancı ortağın kendi AR-GE ağında, yalnızca bir taşeron birim olarak yer aldığı biliniyor. Kaldı ki, Gümrük Birliği koşullarında pazar paylarını güvence altına almak ve bunun için gereksinim duydukları teknolojiyi edinmek üzere, yabancı firmalarla evliliğe giden yerli firmaların sayısının hızla arttığı da bir gerçek.
Sanayi kesiminde ortaya çıkan bu tablo aranan ön koşulu sağlar mı?
Yerli sanayi şirketlerinin uluslararası evlilikler konusundaki yaklaşımlarının ve imzalanan evlilik senetlerinin muhtevalarının bu sorunun yanıtını önemli ölçüde etkileyeceği muhakkaktır. Ama, unutulmaması gereken nokta, bilim ve teknoloji konusunun, aslında toplumun bütün kesimlerini ve çok yakından ilgilendirdiğidir. Konu herkesi ilgilendirir; çünkü bilim ve teknolojide yetkinlik, yalnızca ülke sanayiinin değil, bütün bir ülkenin uluslararası arenadeki konumunu ve geleceğini belirleyecektir. Bu açıdan, aranan ön koşulu sağlayabilmek, bilim ve teknoloji konusunu bütün boyutlarıyla siyasileştirmeye ve bu konuya sahip çıkacak toplumsal aklı üretmeye bağlıdır.

Eğitimde Teknolojinin Rolü
Eğer teknoloji yukarıda sunulduğu şekli ile algılanırsa, teknolojinin insan hayatında çok önemli bir yer tuttuğu da rahatlıkla anlaşılır. Bu nedenle konumuz teknolojiyi kullanmak ya da kullanmamak değil, insan hayatında teknolojinin nasıl bir yeri ve konumu olacağıdır. Bu üzerinde birçok değerli kişi ve kuruluşun çalıştığı önemli bir konu olmuştur.
1. Herbert Simon teknolojiyi insanın kendi yapay iç dünyasıyla dış çevre (doğa) arasında bir ara-yüz olarak görmektedir.
2. Carnegie Komisyonunun bu konuyla ilgili vardığı sonuç şöyledir: "Teknoloji öğretimde yardımcı bir rol üstlenmelidir, öğretimin amacı haline getirilmemelidir.
Teknoloji sadece var olduğu için kullanılmaya çalışılmamalı ya da teknoloji kullanılmadığında çağ dışı kalınacakmış gibi bir korkuya kapılmamalıdır. Bizler, gelişmiş teknoloji kullanımının öğretimde doyum ve başarıya ulaşabilmek için tek başına yeterli olduğuna inanmıyoruz. Birçok ders için dönemde birkaç saatlik teknoloji desteği yeterli olmaktadır. Bazı dersler için teknoloji, dönemin yarısından çoğunda kullanılabilir; ama bütün bir dönemde böylesine bir teknoloji desteğine ihtiyaç duyulabileceği ders sayısı yok denebilecek kadar azdır
3. Eğitimi etkileyen teknolojik gelişmeleri tartışan çok fazla yayın, makale vardır. Bunlar arasında dikkat çekici olanlar aşağıya çıkarılmıştır.
a) Alfabe, insanoğlunun bilgiyi paylaşması, kaydetmesi, ve saklaması için entelektüel bir araç olmuştur. Kağıdın icadı ve yazım araçlarının geliştirilmesi, alfabe yardımıyla yapılan işlemlerin daha kolay gerçekleştirilebildiği bir süreci başlatmıştır. Kitap, birçok sayfadan oluşan, değişik tasarımlara sahip, sunmak istediği bilgiyi sıralı olarak veren bir araç olarak düşünülebilir. Kısaca kitap, teknik açıdan bakıldığında televizyon gibi, bilgisayar gibi vermek istediği bilgiden farklı bir yapıya sahip bir araçtır. Matbaanın icadından sonra kitap yaygınlaşarak hemen herkesin ulaşabildiği bir araç oldu. Karatahta hem öğrencinin hem de öğretmenin aynı anda aynı konu üzerinde çalışabilmesine olanak sağlayan ilk sınıf içi iletişim araçlarından birisidir. Okul otobüsü öğrencilerin uzak yerlerden öğretim yerlerine taşınması ve dolayısıyla uygun eğitim ortamının sağlanması açısından bir öğretim aracı olarak görülebilir.
b) Engler teknolojiyi eğitimin ayrılmaz bir parçası olarak görmektedir. Şöyle der: "eğer eğitim her yönüyle öğretmen, öğrenci, ve çevre arasındaki bir iletişim ağı olarak görülürse, o zaman öğretim teknolojisinin bu ilişkileri tanımlamada önemli bir görevi olduğu anlaşılabilir"
c) Indiana University'den Robert Heinich öğretmenlerin eğitim teknolojisine yaklaşımlarını şöyle dile getirmektedir:
"Peter Drucker'in bir makalesinde söyledikleri büyük oranda yanlış anlaşılmıştır; bu makalede kısaca şöyle denmekteydi: -öğrenme ve öğretme, yeni yöntemlerden, hayatın başka hiçbir safhasının etkilenmeyeceği kadar derinden etkilenecektir. İnsanoğlunun en muhafazakar olduğu bu eski öğretme sanatında yeni yaklaşımlara, yöntem ve araçlara ihtiyaç vardır. Bu yeni geliştirilecek yöntemler sayesinde, öğretmenler beceri ve yeterliliklerini arttırarak daha etkili olacaklardır. Bu sayede öğretme, henüz araçları ile günümüze ayak uyduramamış geleneksel bir sanat olsa da, sıradan bir insanın üstün bir performans sergileyebilmesini olanaklı kılacaktır.- Yanlış anlaşıldığından bahsettim; çünkü birçok eğitimci bu makaleyi okuduktan sonra başlarını sallayacak ve kullanılacak araçlar sayesinde sınıf içerisinde öğrenim başarısının artacağını düşüneceklerdir. Fakat burada asıl söylenmek istenen, ancak öğretim teknolojileri kullanıldığında sıradan bir insanın üstün bir performans gösterebileceğidir; yoksa gelişmiş teknoloji kullanmak tek başına yeterli olmayacaktır.

Eğitimde Teknolojinin Uygulamaları
Çeşitli seviyelerdeki kullanışlı uygulamaları ve bu uygulamaların vaat ettiklerini incelerken, düşünce ve yorumlar da kötümserlikten sıyrılıp iyimserliğe doğru kayıyor.
1. Engler 1972'de eğitim teknolojilerinin durumunu şöyle anlatıyor: "şu anki öğretim yöntemlerimiz hakkında söylenebilecek en doğru söz eski teknoloji ürünü olduklarıdır. Kitap, tebeşir, öğretmen gibi temel öğretim araçları ve yöntemleri çok uzun zamandan beri kullanılmaktadır. Bugün öğretmenler daha iyi hazırlanmakta, kitaplar daha iyi tasarlanıp daha iyi yazılmakta, ve renkli tebeşirler kullanılmaktadır; ama bu araçların işlevleri ve öğrenci için anlamları yüzyılı aşkın bir süredir hiç değişmeden kalmıştır. Ayrıca bu süre zarfında öğretimin nasıl uygulanacağına ilişkin her hangi bir temel değişiklik de yapılmamıştır. Öğretim halâ, öğretmen merkezli, gruba yönelik ve ders kitabı tabanlı hazırlanmakta ve uygulanmaktadır. Bu yöntem 19.yy'da İngiltere ve Amerika'da başlayıp yayılan Lancastrian modelinin devamı niteliğindedir Birbuçuk yüzyıldır birçok değişikliğe uğramasına rağmen bu model endüstriyel üretim mantığının sonucu olan eğitimde seri üretimi geleneğine sıkı sıkıya bağlı durmaktadır
2. U.S. Agency for International Development'dan Clifford H. Block, İngiliz Hükümetinin gerçekleştirdiği çok büyük ölçekli uzaktan eğitim denemesini şu şekilde yorumluyor: "Televizyon, radyo ve posta gibi iletişim araçlarının etkin kullanımı, BBC'nin üretim yetenekleri, öğretim tasarımları için görevlendirilmiş eğitim teknolojisi grubunun mükemmel başarısı, ve normal bir üniversiteden farklı olmayan ders/konu içeriğiyle 65.000 öğrencisi olan İngiliz Açık Öğretim Üniversitesi (British Open University) İngiltere'nin en büyük üniversitesi ve dünyanın sayılı üniversitelerinden birisidir. Mezunlarının iyi yetişmiş ve entelektüel açıdan yeterli olması sebebiyle bu fakülteden derece almak İngiliz sosyo-kültürel hayatında önemli bir yere sahip olmak demektir"
3. Teknoloji ve değişimle ilgili olarak Block şöyle demektedir: "birkaç yıl içerisinde gerçek olacak bazı teknolojik gelişmelerle ilgili yorumlarda bulunmak gerçekten çekici bir işi bütün bir kütüphanenin bir disk içine sığabilmesi, internet ve uydu teknolojileri aracılığı ile evinizden dışarı çıkmak zorunda kalmaksızın tüm dünyadaki eğitim merkezlerine istediğiniz her an ulaşabilmek, ve bunların dışında sayısallaştırılmış her türlü bilgiye sahip olma şansı bunlar hakkında konuşmak gerçekten çok çekici; fakat ben de, bu konuda çalışan diğer insanlar gibi, böylesine temelden değişimlerin ancak aşama aşama ve evrimsel bir süreç içerisinde gerçekleşeceğine inanıyorum. Eğitim kurumlarının, öğrenci, öğretmen ve yöneticileri, bu yeni öğrenme yöntemlerini bireysel, toplumsal ve ekonomik yönden hayatlarına adapte edebilmek için mutlaka zamana ihtiyaç duyacaklardır."


Teknolojik Gelişmeler ve Kültürel-Sosyal Değişimler Arasındaki Sebep-Sonuç İlişkisi
Her yeni icat edilen teknoloji ve bu teknolojinin topluma yayılmasıyla birlikte, kültürün bu araçlar tarafından yönlendirilmesi sonucu çok çeşitli değişiklikler yaşamaya başlarız. 90’lı yıllardan itibaren iletişimin ve internetin gücü, bilişim sistemlerinde kaydedilen gelişmeler bizi yeni teknolojik çalkalanmalara sürüklemiştir. Kültür, teknik ve toplum arasındaki ilişkinin açıklanması önemli bir soruyu da beraberinde getirmektedir.

Teknolojik gelişmeler kültürleri oluşturup, onları değiştirebilirler mi?
Fransız kuramcı Pierre Lévy’e göre; teknik ve kültür birbirinden ayrı olarak asla varolamazlar. Teknolojinin tek başına bir anlamı yoktur, ancak bir kültür içinde varolduğu zaman gerçek anlamını bulur.
Teknolojik gelişmeler çoğunlukla toplumların gelişmeleriyle doğru orantılı olarak ilerler. Yeni teknolojilerin toplumlar ve kültürler üzerindeki ani etkisi pek çok araştırmacının ilgisini çekmektedir.
André Vitalis, Bordeaux Üniversitesinde Medya Araştırmaları Merkezi Sorumlusu, aslında herşeyin iki kelimeye yüklediğimiz anlamla ilgisi olduğunu vurgular; toplum ve bilişim.
Bilişim bağımsız olarak bir değişim yaratır ve toplum bu değişime zorunlu olarak katlanır, ona uyum sağlamaya çalışır.
Toplum yeni gelişen bir teknolojiyi kabul edip etmeyeceğine, ona uyum sağlayıp sağlayamayacağına ve onu özümseyip özümseyemeceğine karar verir.
Birinci görüş bizi daha çok, teknolojinin elite bir kesim tarafından kendi çıkarlarına uygun olarak kontrol edildiği ve sonuçta toplumun hizmetine ancak onu kontrol edenlerin istediği ölçüde sunulduğu kötümser (pesimist) söyleme götürür. Buna göre de, toplumun bu sonuçlara katlanmaktan başka çaresi yoktur.
İkinci görüşe göre ise, yeni teknolojilerin, özellikle internetin bize sunduğu güç aslında toplumun eline sunulmuş bir güçtür. Bugün yeni teknolojiler sayesindedir ki, gelecek için daha demokratik, insanlar arasındaki iletişimin daha iyi olduğu, yeni bir paylaşım türünün yaratıldığı ( elektronik posta, sohbet forumları, tartışma grupları ), değişik kültür gruplarının kendini daha iyi tanıtma imkanı bulduğu bir toplum yaratılabilir.
Maddi dünyayı ve onun kültürel uzantıları olan, görüntü ve imajları birbirinden ayırt edemeyiz. Bu durumda teknolojiyi bir toplumun ya da kültürün parçası olarak ele almak daha yerinde olur. Bir sorunun sadece teknik olduğunu düşünmek yerine onun sosyal ekonomik ve kültürel uzantıları olduğunu da varsaymalıyız. Böylece kültür ve teknoloji arasındaki ilişkiye, onu kullanan, yorumlayan, benimseyen ya da reddeden toplumun aktörlerini de katmış oluruz.
Teknoloji projelerin, sosyal ve kültürel bildirimlerin bir uzantısıdır. Teknolojinin kullanımı ve varlığı, insan ilişkilerini faklı olarak etkilemiştir. Buhar makinası tekstil işçilerine 19. yüzyılda nasıl hizmet etmişse, bugün de bilgisayarlar bireylerin iletişim kapasitesi arttırmak için hizmet vermektedir.
Sonuç olarak Fransız Kuramcı Pierre Lévy’nin de önemle altını çizdiği gibi bir teknolojinin sosyo-kültürel etkilerinden bahsetmeden sadece teknik sonuçlarını ortaya koyamayız. Teknoloji ve kültür arasındaki ilişki, ancak onu kullanan aktörler ve o teknolojiyi kullandıkları ortam göz önüne alınıp incelendiğinde doğru analizlere ulaşılabilir.

Teknoloji Gençleri Nasıl Etkiliyor?
Teknoloji, sadece gençleri değil, toplumun tüm katmanlarını etkiliyor. Bu olumlu ya da olumsuz (daha çok da olumsuz) etkilenmeden, teknolojiyi, teknoloji üreten şirketleri suçlamanın pek de doğru olmadığını düşüyorum. Teknoloji, insanlar için hayatı kolaylaştıran büyük bir nimet. Bunu dozajını kaçırmadan ve doğru amaçlar için kullanmak insanların elinde. Benzer konular gündeme gelince hep verdiğim bir örnek var. Diyorum ki, teknoloji bizi kullanmasın, biz teknolojiyi kullanalım! Bir çok ürün ve hizmet üreten şirket var. Bu ürün ve hizmetler içinde bize ve amaçlarımıza uygun olanları seçmek, satın alıp almama kararını vermek bizim elimizde. Tabii ki şirketler kârlarını maksimize etmek için, ardarda yeni ürünler ve hizmetler çıkarıyorlar. Ardarda piyasaya çıkan ürünlerden bazan kafamız bile karışabiliyor. Hangisini satın alacağımızı, hangisinin gerçekten bizin ihtiyaçlarımıza cevap vereceğini tespitte zorlanıyoruz. Böyle bir kafa karışıklığıyla karşılaşmamak için, teknolojiyle ilgili gelişmeleri takip etmek, haber ve yorumları okumak yararlı olacaktır. Özellikle gençlerin, teknolojik ürünleri gösteriş için bilinçsizce tükettikleri görülüyor. Yeni piyasaya çıkan bir cep telefonunu, ailesinin ya da kendisinin ekonomik imkânlarını zorlayarak satın alan, aylar sürecek taksitlere giren gençler biliyorum. Bu gençlerin tek amacı, çevresindeki arkadaşlarında bulunanlardan aşağı kalmayacak bir ürüne sahip olmak.

Teknolojinin Neden Olduğu Hastalıklar
Son 30 yılda başta ABD ve Avrupa olmak üzere tüm dünyada bu alanda yüzlerce araştırma yapıldı; hâlâ da yapılıyor. Kimi araştırmalarda dikkat çekici sonuçlara ulaşıldı. Örneğin;
1994'te ABD ve Finlandiya'da yapılan araştırmalar, elektromanyetik alanların çok sık etkisinde kalan işçilerde alzheimer hastalığının normal insanlara göre erkeklerde 4,9 kat ve kadınlarda 3,4 kat daha çok görüldüğünü ortaya koydu.
1998'te gerçekleştirilen bir başka araştırmada da radyo operatörleri, endüstriyel donanım işçileri, veri işleme aygıtı tamircileri, telefon hattı işçileri, elektrik santralları ve trafo merkezlerinde çalışan işçilerle film makinistlerinde alzheimer, parkinson gibi hastalıklarla beraber başka birtakım nörolojik bozuklukların daha çok görüldüğü ortaya çıktı.
1979'da ABD'de yapılan bir epidemiyolojik (tıbbın, insan topluluklarında hstalıkların dağılımını ve bu dağılıma yol açan etkenleri araştıran bir dalı) araştırma, enerji iletim hatlarına 40 m.'den daha yakın yaşayan çocukların, normal çocuklara göre 2-3 kat daha fazla kansere yakalandığını ortaya koymuştu.
1988'de ve 1991'de yine ABD'de, 1992 'de İsveç ve Meksika'da ve 1993 'de Danimarka'da yapılan araştırmalarsa çocuklarda görülen kanserlerle ve özellikle de lösemiyle iletim hatlarına yakın yaşama arasında bir ilişki olduğunu ortaya koydu.
Finlandiya'da yapılan bir başka araştırma erkek çocukların merkezi sinir sisteminde oluşan tümörlerle iletim hatları arasında ki ilişkiyi saptadı.
1994'te Kanada'daki 2 ve Fransa'daki 1 elektrik şirketinin çalışanlarını kapsıyordu. Toplam 223.000 kişi üzerinde gerçekleştirilen bu istatiksel çalışmada 4000 kanser hastası saptandı. Bu çaılşmada yüksek elektromanyetik alanların etkisinde kalanlarda lösemi 2-3 kat fazla görülürken, beyin tümörü 10 kat daha fazla görülüyordu. Tüm bu bulgulara karşın lösemiyle elektromanyetik alanlar arasında kuşkuya yer bırakmayacak biçimde bir ilşki olduğu kanıtlanamadı.
Geçen yıl ABD Ulusal Çevresel Sağlık Bilimleri Enstitüsü'nün 6 yıldır süren ve 60 milyon dolara malolan araştırması sonuçlandı. Enstitü, araştırma sonuçlarını bir rapor biçiminde ABD Kongresi'ne Haziran ayında sundu. Rapora göre "Elektromanyetik alanların tümüyle güvenli oldukları söylenemez. İnsanlar onların etkisinden olabildiğince kaçınmalıdırlar. Ama elektrik hatlarının oluşturduğu elektromanyetik alanların, insanların kanser yada başka bir hastalığa yakalanma riskini arttırdığına yönelik kanıtlar zayıftır. Bu konudaki araştırmalar sürecektir."
İsveçli bilim adamları cep telefonuyla yapılan 2 dk.'lık bir görüşmenin bile ne denli ciddi sorunlar yaratabildiğini gösterdiler. Araştırmaya göre 2 dk.'lık konuşma, kandaki zararlı proteinlerin ve toksinlerin beyne girmesini engelleyen savunma mekanizmasını devre dışı bırakmaya yetiyordu. Bu durumda azheimer, parkinson ve multiple sclerosis (MS) gibi sinir hastalıklarının oluşma riski artıyor.
Mayıs 1998'de İsveçli bilim adamı Dr. Kjell Hansso Mild, ekibiyle birlikte gerçekleştirdiği büyük bir araştırmanın sonuçlarını açıkladı. Çalışma sonucuna göre, cep telefonuyla uzun süre konuşanlarda yorgunluk, baş ağrısı, deride yanma hissi ortaya çıkıyordu. Kulaklık-mikrofon seti kullananların %80'inde bu tip sorunların olmadığı gözlendi.
Haziran 1998'de Almanya'da Freiburg Üniversitesi Nöroloji Kliniği'nde yapılan bir araştırmada da cep telefonlarının yüksek tansiyonla ilişkisi ortaya kondu. Bu araştırmada 10 gönüllünün başlarına cep telefonu bağlandı. Araştırmacılar, deneklere haber vermeden telefonları açıp kapadılar. Telefonlar açıkken, deneklerin tansiyonlarında 5-10 mmHg'lik bir artış gözlendi.
İngiltere'de yapılan ve 11.000 kişinin gönüllü olarak katıldığı bir başka araaştırmadaysa, uzun süre cep telefonuyla konuşanlarda baş ağrıları, baş dönmesi ve dikkat dağılması gözlendi.
Bilimsel araştırmaların art arda gelen bu olumsuz sonuçları insanları kuşkulandırıyor. Artık "cep telefonlarının insan sağlığına daha ciddi etkileri olabilir mi?" diye düşünüyor herkes. Yine ilk akla gelen soru : "Cep telefonlarıyla kanser arasında bir ilişki olabilir mi?"
Dünyada 200 milyon dolayında cep telefonu kullanıcısı var. Bu sayı ABD'de 80 milyonun üzerinde ve her ay buna yaklaşık 1 milyon ekleniyor. Cep telefonunun insan sağlığına etkileri ve özellikle de kanserle ilişkisi üzerinde yürütülen çalışmalar ABD'de merakla izleniyor. Çünkü beyinlerinde tümör oluşmuş onlarca kişi, iletişim şirketlerine dava açmış durumda. Tümör oluşumlarına cep telefonlarının mikrodalga yayınlarının yol açtığını ileri sürüyorlar. Benzer davaalar başka ülkelerde de açılmış durumda. Bilimsel araştırmaların sonuçları bu davaların seyri açısından büyük önem taşıyor.
ABD'de cep telefonu endüstrisi beş yıldır, cep telefonlarının insan sağlığı üzerine etkilerini araştıran çalışmaları destekliyor. Hatta bunun için Telsiz İletişim Endüstrisi Birliği, 1993'te Telsiz Teknoloji Araştıraları (WTR) adlı bir araştırma kurumu bile kurdu. Bu kurumun asıl amacı, öncelikle beyin tümörleri olmak üzere birçok hastalıkla cep telefonları arasında bir ilişki olup olmadığını saptamak. İki koldan yürütülen çalışmalar için beş yılda 25 milyon dolar harcandı. Bir yandan epidemiyolojik araştırma sürdürüldü; bir yandan da laboratuvarlarda deneyler yapıldı. Laboratuvar çalışmaları iki konu üzerinde yoğunlaştı: Beyin tümörü oluşumu ve genetik yapının değişimi.
Bu sırada Avrupa ve Avustralya'da da konuyla ilgili birçok araştırma yapıldı; hâlâ süren çok sayıda araştırma da var. Bunlardan birkaçında düşük düzeyli radyo dalgalarının hayvanların bağışıklık ve sinir sistemlerinde bozukluklara, davranışlarında değişimlere yol açtığı ve kanser oluşumunu hızlandırdığı gözlendi. Örneğin Avustralya'daki bir araştırmada, fareler 18 ay boyunca cep telefonunun yaydığı mikrodalgaların etkisinde bırakıldı. Bu farelerde kanser oluşum oranının normal farelere göre iki kat arttığı saptandı.
İsveçli Dr.Lennart Hardell'in araştırmasının geçen yıl Mayıs ayında yayımladığı sonucu: Cep telefonu kullanımı insanlarda beyin tümörü oluşumunu hızlandırmıyordu ; ama beyni tümörlü hastaların, telefon tuttukları tarafta tümör oluşma oranının 2,5 kat fazla olduğu ortaya çıktı. Aynı araştırma ABD'de de yapılmış ve aynı sonuçlara ulaşılmıştı.
En önemli gelişmeyse, WTR'nin beş yıllık araştırmasının sonuçlarını açıklaması oldu. Araştırmanın başındaki Dr. George Carlo "Bu veriler insanlarla doğrudan ilişkili ilk verilerdir. Bunlara göre cep telefonu yayınları insanlarda beyin tümörü rüskini biraz artırıyor, insan kan hücrelerini etkiliyor ve farelerde de DNA bozukluklarına yol açıyor." diyor. Telefon şirketlerince desteklenen bir araştırma kurumundan böyle bir açıklamanın gelmesi çok önemliydi.
Sağlığımızı tehlikeye atacağımıza, cep telefonlarımız acil durumlar dışında kullanmamaya çalışalım. Böylece hem beynimiz, hem de cebimiz rahat eder...

Sonuç
Teknoloji günümüzün vazgeçilmez unsurlarından biridir. Ülkelerin gelişmişlik seviyesi bulundurdukları teknolojik ortamları ile değerlendirilmektedir.
Teknolojinin kullanım alanları oldukça geniştir. Eğitimden, savunma sanayine kadar her alanda kullanılan teknoloji sosyal ve ekonomik hayatında bir vazgeçilmezi durumuna gelmiştir.
Teknolojinin faydaları ve zararları; teknolojiden faydalanma durumumuza göre değişmektedir. Örneğin bir televizyonu genel kültürümüzü artırıcı programları izlerken kullanmamız faydalı, zamanımızı öldürürken kullanmak zararlı olduğu gibi. Bu örnekler çoğaltılabilir; son yüzyılın buluşu olarak değerlendirilen internet ise; elektronik ortamda hızlı bir şekilde bilgiye ulaşmamızı sağlarken; internete bağımlı insanlar oluşturup, sosyal hayattan insanların kopmasına da neden olmaktadır. Buradaki ölçü demekki teknolojiyi ne şekilde kullandığımızdır.
Teknolojinin gümüzüzde geldiği ürküten boyutu ise; özellikle gen teknolojisinin çok gelişip insanları klonlamaya kadar geldiği bu da gelecek için robotlaşan ve tek tip insanların türemesine neden olabilir. Diğer yandan gelişen teknoloji ile birlikte biyolojik ve kimyasal silahların üretilmesi insanlığı tehdit eden diğer teknolojik tehlikeler olarak değerlendirilebilir.
Teknolojinin kullanımı ve sonuçları değişmektedir. Örneğin; teknoloji kullanılarak kurulan bir fabrikada üretim yapılmakta ama artıkları doğaya zarar vermektedir. Yine teknoloji kullanılarak arıtma tesileri kurulup bu tehlike minumuma indirilmektedir. Yani teknolojinin fayda ve zararları birlikte ilerleyip kullanıma göre netice vermektedir.

37  Gonuldiyarim - Ödev Konuları / Sosyal Bilgiler / Telefonun icadı - Telefonu Kim icat etti : 04 Aralık 2008, 18:08:36
Telefonun icadı - Telefonu Kim icat etti

Telefonun İcadı 14 Şubat Telefonun İcadı (1876)

Edinburg doğumlu Alexsander Graham Bell, Amerikan yurttaşlığına geçmişti ve sağır bir kıza aşıktı. Sağırlara nasıl yardımcı olabileceğini düşünüyordu. Boston Üniversitesi'nde ses fizyolojisi profesörü iken sesleri mekanik olarak yeniden üretme fikri kafasını sürekli meşgul ediyordu.

Ses dalgaları, elektrik akımına dönüştürülebilirse, o zaman elektrik akımının da bir devrenin öteki ucunda yeniden sese dönüşürülebileceğini düşünüyordu. 1876 yılıydı. Bir gün sesi taşımak üzere tasarladığı bir araçla deney yaparken, pilin asiti pantolonuna döküldü. Asistanı Thomas Watson'dan, Watson'ın binanın başka bir tarafında olduğunu bilmeden yardım istedi.

Bundan sonra neler olduğunu laboratuvar notlarında şöyle anlatır: "Ağızlıktan şu tümceyi söylemiştim: 'Bay Watson, buraya gelin. Sizi görmek istiyorum.' Şaşılacak bir şey, ama geldi ve söylediklerimi duyup anladığını söyledi. O'ndan sözlerimi yinelemisini istedim. Harfi harfine yineledi. Sonra yer değiştirdik Watson, kitabın birinden ağızlığa birkaç bölüm okurken alıcıdan dinledim. Çıkan seslerin alıcıdan geldiğine hiç kuşku yoktu. Duyulan ses yüksek, ama anlaşılmaz ve boğuktu. Ne söylendiğini çıkaramadım, ama rastgele bazı sözcükler çok açıktı; en sonunda da çok açık ve anlaşılır biçimde "Bay Bell, söylediklerimi anladınız mı" tümcesi duyuldu.

Bell, bir yıl sonra telefonun patentini aldı. Birkaç ay sonra Bağımsızlık Bildirgesi’nin yayımlanışının 100. yıl kutlamalarının en coşkulu günleriydi. Konuk Brezilya İmparatoru 2.Pedro, "Bu konuşuyor" diye haykırarak onu bütün dünyaya duyurdu.

Telefon bulunduğu sıralarda, Amerikalı bir belediye başkanı "Bir gün her kentte bir tane olacak" dediğinde cüretkar bir öngörü sayıldı. İngiltere’de de Postane Başmühendisi Sir William Preece, bir halk komitesinde, "Amerikalıların telefona ihtiyaçları var, ama bizim yok. Bizim elimizde bir yığın haberci çocuk var" dedi.

Arthur C. Clarke, yirminci yüzyılın sonlarından önce dünyadaki her köyde değil, her evde bir telefon olacağını daha o günden tahmin etmişti.

Thomas Edison, telefonu geliştirdi, gramofonun habercisi olan fonografı buldu. Joe Nickell, bu şeyin kolay kabul görmediğini şöyle anlatır: "1878'de, Fransız Bilimler Akademisi’nin üyeleri Du Moncel’in, Thomas Edison’un son buluşu ile ilgili olarak gerçekleştireceği bir gösteriye tanıklık etmek için toplanmışlardı. Toplantıya ünlü fizikçi Jean Bouilland da katılmıştı. Küçük, ilkel fonograf konuşmaya başladığı sırada (Du Moncel’in biraz önce söylediği sözleri yanlışsız yinelerken) 82 yaşındaki Bouilland, fizikçinin üzerine atılıp boğazına sarıldı.

"Seni sefil!" diye bağırdı."Bir vantroluğun hileleriyle bize aldatmak istemeye nasıl cüret edersin! "Bouilland, bir tek insanların konuşabildiğini, makinelerin konuşamayacağını "kavramış" biriydi!"

Maxwel’in konuyla ilgili makalesi aslında 1865 yılında yayınlanmıştı.

Maxwel'in Elektromanyetik Dalga Kuramı, büyük bir düşünsel başarıydı ama bazı İngiliz ve Avrupalı bilim adamlarının fazlaca ilgisini çekmemişti. Makalesinin yayınlanışından tam 23 yıl sonra 1887 yılında Alman fizikçi Heinrich Hertz (1857-1894), elektromanyetik dalgaların varlığını denel olarak kanıtladı.

Hertz, bunu başarabilmek için, dalgaları yayan bir verici ve bir alıcı yapmıştı. Böylelikle dalgaların iddia edildiği gibi hareket ettiklerini kanıtlayabilecekti; ama o zamanların iyi donanımlı laboratuvarlarının çoğunda bulunabilecek basit elektrikli teçhizatı kullanmıştı.

Hertz'in vericisi, aküyle çalışan bir endüksiyon bobiniydi; yani günümüz otomobillerinde bulunan ateşleme bobinine (kontakt) benzeyen ve ayarlanabilir bir kıvılcım boşluğu bulunan bir kıvılcım veya endüksiyon bobiniydi. Ayrıca vericinin üzerinde çift kutuplu anten olarak işlev gören iki tane düz metal plaka bulunuyordu.

Hertz'in alıcısı küçük bir boşlukla ayrılmış bir tel devreydi. Vericilerin boşluğundaki salınım yükü, Uzay'da ışıyan elektromanyetik dalgalar, alıcıya ulaşırken, telde bulunan sabit elektronların hareket etmesine ve devredeki boşlukta bir kıvılcımın oluşmasına neden oluyordu.

Sonuçta, Hertz'in laboratuvarında kıvılcımlı telsiz telgraf sistemi doğmuş oldu. Üzerinde yapılacak önemsiz değişikliklerle Hertz'in cihazı, kodlu mesajlar gönderebilecek bir biçime dönüştürülebilrdi. Ama ne var ki Hertz, iletişim teknolojisiyle ilgilenmiyordu.

Sonuçta o, Maxwell'in kuramsal çalışmasının önemli bir kısmını deneylerle doğrulayan bir bilim adamıydı. Hertz'in yaptığı deneyleri açıklayan popüler, çağdaş yorumlar, bu deneylerin olası pratik kullanımlarından söz ediliyordu; ama Hertz, araştırmasının bu yönüne ilişkin olarak hiçbir yorumda bulunmadı.

Bu sıralarda İngiltere’de Sir Oliver Lodge (1851-1940) da benzer çalışmalar yapıyordu. Bu çalışmaların aksayan yanları bulunmasına karşın, Hertz, telsiz dalgalarının, telgrafın keşfinde ilk adımları yansıtır.

Hertz ve Lodge, verici ve alıcı cihazları belirli bilmsel ilkeleri kanıtlamak amacıyla yapmışlardı; ama yine de Lodge, Alman meslektaşına kıyasla, teknolojik sorunlarla daha fazla ilgileniyordu. Sözgelimi, elektrik dalgaları üzerine yaptığı araştırma, fırtınalı havalar sırasında yeterli koruma sağlayamayan yıldırımsAvarların gelişkin hale getirilmesine yönelik bir araştırmadan türemişti.

Uygulamaya yönelik ilgisine ve elektromanyetik ışıma hakkındaki üstün bilgisine rağmen Lodge, telsiz telgraf düşüncesine ilk yönelenlerden birisi olamadı.

1892 yılında bir başka İngiliz fizikçi (tabi ki o da bir Sir), Sir William Crookes, popüler bir bilim dergisinde, Hertz'in keşfettiği dalgaların mucizelerini öven bir makale yazmıştı. Crookes'in kehanetlerine göre bu dalgalar, gelecekte hava koşullarının kontrol edilmesini, daha iyi ürünler yetiştirilmesini, aktarım telleri kullanmaksızın evlerin aydınlatılmasını sağlayacaktı; o sıralarda ise tellere, direklere, kablolara veya pahalı aletlere gerek duymayan bir telgraf sisteminin yaratılmasında kullanılabilirlerdi.

Tarihçi Hugh G.J.Aitken ise, 1892 yılının telsizle iletişimin gelişiminde bir sınır çizdiğine inanıyor. Önceleri, elektromanyetik dalgalar üzerine yapılan deneyler, Maxwell Kuramı'nı geçerli kılma amacını güdüyordu. Ama 1892 yılından sonra deney yapan kişiler, sinyal gönderme sistemlerine, yeni cihazların geliştirilmesine veya icat edilmesine ve bilimsel makaleler yerine, patent başvuruları gerektiren ticari gelişmelere yöneldiler.

Lodge, 1894 yılında İngiliz Bilim Geliştirme Derneği'nin yıllık toplantısında, icat ettiği vericiyi tanıttı. Yaklaşık 55 metrelik bir uzaklığa, mors alfabesiyle sinyaller gönderdi ve telsiz telgrafın sunacağı olanakları anlattı. O sıralarda Lodge, telsizle iletişim konusunda bilimsel ve teknolojik gelişmeleri yakından takip ediyordu ve bu alandaki bilgisi oldukça fazlaydı.

Bunun yanısıra, bu konunun gelecekte çok büyük bir etkiye sahip olacak yönleri üzerinde de çalışmalarda bulunuyordu ki bunlar arasında en önemlisi 'seçici akort' tu. Bu buluş, telsizle iletişimden yararlanan kişilerin daha düşük frekanslarda haberleşmelerini sağlayacak ve böylelikle başka sinyallerin araya girmesini engelleyecekti.

Maxwell, 19. yüzyılın büyük öncülerinden biridir. Bir gazın sıcaklığının o gazın molekülleriyle ilişkisini açıkladı ve "gazların kinetik kuramı" nın oluşmasında belirleyici rol oynadı. Aynı matemaktiksel hünerini, elektrik ve manyetizma olayları arasındaki ilişkiyi açıklayan denklemleri kurarken de kullandı. O, gerçek bir araştırmacıydı. Mekanik ve astronomi ile de ilgilendi. 1861 yılında renkli fotoğrafı ilk olarak o çekti.

38  Gonuldiyarim - Ödev Konuları / Sosyal Bilgiler / Televizyonun İcadı : 04 Aralık 2008, 18:08:11
Televizyonun İcadı

Farnsworth ilk başarılı elektronik televizyon gösterimini gerçekleştiren ilk kişiydi. Kendi kendini yetiştiren 21 yaşındaki mütevazı dâhi orta halli laboratuvarında 7 Eylül 1927'de bir görüntüyü odadan odaya nakletmeyi başarmıştı. Bu, Idaho'da 14 yaşında bir köy çocuğuyken hayal ettiği şeydi. Tıpkı radyonun sesi ilettiği gibi havadan görüntüyü iletmeyi aklına koymuştu. 14 yaşında bir gün tarlayı sürerken, şaşkınlıkla şunu fark etti: Görüntü tıpkı tarladaki gibi yatay sıralarda dizilmiş elektronlarla nakledilebilirdi. Bu fikir, onun görüntüyü nakledecek cihazı icat etme yarışında bir adım öne geçmesini sağladı, çünkü diğer mucitler sorunu mekanik sistemlerle çözmeye çalışıyordu. Televizyonu bulmak, Farnsworth'a yaşarken de, öldükten sonra da yaramadı. Hayatı boyunca televizyona bir kez çıktı, CBS'in 'Benim Bir Sırrım Var!' adlı oyun programına çıkmıştı.Programda ünlü konuklar, karşılarındaki ünsüz kişiye sorular yönelterek sırrını ortaya çıkarmaya çalışıyorlardı. Farnsworth ünsüz konumundaydı. Sırrı da 'Ben elektronik televizyonu icat ettim'di. Ünlüler sırrı çözemeyince Farnsworth evine 80 dolar ve bir karton da Winston sigarası götürmeye hak kazandı.

TELEFONUN MUCİDİ
LONDRA - İtalyan göçmen Antonio Meucci, ölümünden 113 yıl sonra, 'telefonun mucidi' olarak anılmaya hak kazandı. ABD Kongresi'ne göre Alexander Graham Bell, fikir hırsızı.
ABD Kongresi, önceki gün telefonun mucidinin
sanıldığı gibi Alexander Graham Bell değil,
İtalyan 'mekanik dehası' Antonio Meucci olduğunu kabul etti. Meucci, tarihçilerin ve ABD'de yaşayan İtalyanların ısrarlı girişimi
sayesinde, ölümünden 113 yıl sonra 'modern iletişimin babası' unvanına sahip oldu.
1808 yılında İtalya'da doğan Meucci, Floransa
Güzel Sanatlar Akademisi'nde tasarım ve makine mühendisliği eğitimi aldı. Sahne teknisyeni olarak çalışırken iş arkadaşları için basit bir iletişim sistemi icat etti.
1830 yılında hastaların elektroşokla tedavisi
konusunda çalışmalar yapmak için Küba'ya giden mucit, burada ses dalgalarının bakır teller içinde elektrik yardımıyla hareket edebildiğini keşfetti. 1850 yılında New York yakınlarına taşındı, burada 'konuşan
telgraf' adlı icadını yap-sa da hiçbir finansal destek bulamadığı için adını duyuramadı.
'Pardon kaybettik'
Mucit, bu arada icadının bir modelini ve teknik detaylarını içeren dosyayı Western Union adlı telgraf şirketine gönderdi fakat yanıt alamadı. 1874'te şirket 'Pardon, modeli
kaybettik' mesajını yolladı. İki yıl sonra Meucci'yle aynı laboratuvarı paylaşan Bell, telefonun patentini aldı ve Western Union şirketiyle sözleşme imzaladı.
Meucci açtığı davayı kazanmak üzereyken 1889 yılında buharlı gemi kazasında yanarak öldü, dava düştü.

39  Gonuldiyarim - Ödev Konuları / Sosyal Bilgiler / TELEVİZYONUN YARARLARI : 04 Aralık 2008, 18:07:38
TELEVİZYONUN YARARLARI
İnsanların hayatı düşkünlüklerine bağlı olarak altüst olabiliyor. Yaşamını sürdürmek için kimse alkol içmek, kumar oynamak zorunda değil. Bu yüzden, eğlence ya da oyalanma amaçlı yapılan bir şeyin ne zaman kontrolden çıktığını anlamak, yaşamın önemli dönüm noktalarından olsa gerek. Düşkünlüklerin ille de fiziksel maddelerle ilgili olması gerekmiyor. Televizyon, ünü ve her yerde bulunabilirliğiyle, dünyanın en popüler boşa zaman geçirme makinesi olarak karşımıza çıkıyor. Çoğu insan, televizyonla arasında sevmekle nefret etmek arası bir bağ olduğunu itiraf ediyor. Ondan şikayet edenler, şikayetleri bittikten belki de hemen sonra koltuklarına kurulup, uzaktan kumandalarına sarılıveriyorlar. Anne babalar, çocuklarının televizyon seyretmeleri konusunda endişelerini dile getiriyorlar. Ama aslında bu endişe, kendilerinin çok fazla televizyon seyretmesinden kaynaklanmıyor mu? Dost sohbetlerinde, aile toplantılarında, söyleyeceğimiz şeyler tükendiğinde... Çoğumuz onunla olabilmek için bir kitap okumadan, ailemizle, arkadaşlarımızla konuşmadan, bir yakınımızın sesini duymadan, çocuğumuzla bir oyun oynamadan, gönlümüzce bir gezintiye çıkmadan, çocuklarımız için kurabiye pişirmeden geçiriyoruz günlerimizi.



Endüstriyel dünyada bireyler günde ortalama üç saatlerini plansız olarak televizyon seyretmeye ayırıyorlar. Bu saatler, bir gün içinde çalışma ve uyuma dışında tek bir faaliyet için ayrılan en büyük zaman dilimini oluşturuyor. Düşünün, 75 yaşına geldiğinizde, her gün yalnızca üç saat televizyon seyrettiyseniz, yaklaşık 9 yılınızı televizyon karşısında geçirmiş oluyorsunuz. Rakam gerçekten çok çarpıcı. Bazı yorumculara göre bu bağlılık basitçe şu anlama geliyor: İnsanlar televizyon seyretmekten hoşlanıyor ve onu seyretmek için bilinçli bir karar alıyorlar. Eğer herşey bundan ibaretse, o halde neden bu kadar çok insan, fazla televizyon seyrettiği endişesine kapılıyor? Neden 5 yetişkinden 2si, 10 gençten 7si televizyon karşısında çok fazla zaman geçirdiğini düşünüyor? Neden yetişkinlerin yaklaşık % 10u kendini TV bağımlısı olarak tanımlıyor?



Televizyon seyreden insanların davranışlarını ve duygularını günlük yaşam sırasında takip etmek için yapılan bir çalışmada, katılımcılara üzerlerinde taşımaları için birer cihaz verilmiş. Katılımcılara, günde 6-8 kez gelişigüzel olarak bu cihaz aracılığıyla sinyal gönderilmiş. Sinyali aldıkları anda katılımcılar ne yaptıklarını ve ne hissettiklerini not etmişler. O anda televizyon seyreden kişilerin kendilerini rahatlamış ve pasif hissettikleri belirlenmiş. Benzer şekilde, EEG çalışmaları da televizyon seyrederken kitap okumaya oranla daha az zihinsel uyarılma olduğunu göstermiş. İlginç olan, televizyon kapatıldığında rahatlama duygusunun sona ermesi, ancak pasiflik ve düşük uyarılma durumunun devam etmesi. Araştırmaya katılanlar, televizyonun bir şekilde enerjilerini çekip aldığını ve kendilerini tükenmiş, bitkin hissettirdiğini yansıtmışlar. Bu kişiler, televizyon seyrettikten sonra, öncesine oranla herhangi birşeye daha zor yoğunlaştıklarını da söylemişler. Ancak bu durumun aksine, kitap okuduktan sonra, çok nadir olarak bu tür problemlerle karşılamışlar. Spor yaptıktan ya da hobilerle uğraştıktan sonra da ruh hallerinde düzelmeler, iyileşmeler kaydetmişler. Ancak bu çalışmada ortaya çıkan bir başka sonuç, çok fazla televizyon seyredenlerin (günde 4 saatten fazla) az televizyon seyredenlerden (günde 2 saatten az) çok daha az zevk aldıkları. Bazıları fazla zevk almamanın yanı sıra, daha üretken, daha yararlı bir iş yapmadıkları için suçluluk ve rahatsızlık da duyuyorlar. Japonya, İngiltere ve ABDde yapılan araştırmalar, bu suçluluk duygusunun, gelir düzeyi düşük gruplarda daha fazla oluştuğunu göstermiş.



Televizyon karşısında rahatlama duygusu çok çabuk geliştiğinden, insanlar televizyon izlemeyi rahatlamakla, dinlenmekle bir tutmaya şartlanmış durumdalar. Bu ilişki, izleme süresi boyunca kendini gösterdiğinden, zamanla kuvvetleniyor. Televizyon bozulduğunda ya da elektrik kesildiğinde oluşan stres de, bu ilişkiyi destekleyen başka bir etken. Bağımlılık yapan ilaçlar da aynı şekilde çalışıyor. Vücudu hızla terkeden bir uyuşturucunun bağımlılık yaratma olasılığı, vücudu daha yavaş terkedenlere oranla daha az. Çünkü kullanıcı, ilacın etkilerinin yavaş yavaş azaldığının farkına varıyor ve bütünüyle geçmeden yeniden alma çabasına giriyor. Benzer şekilde, bireylerin, televizyon izlemeyi bırakırlarsa kendilerini daha az rahatlamış hissedeceklerini bilmeleri, televizyonu kapatmamalarında önemli bir etken olabiliyor. Böylece izleme, sürekli daha fazla izlemeye neden oluyor.
40  Gonuldiyarim - Ödev Konuları / Sosyal Bilgiler / TELEVİZYONUN ZARARLARI : 04 Aralık 2008, 18:07:15


TELEVİZYONUN ZARARLARI

1-TELEVİZYONDAKİ KÖTÜ PROGRAMLARI ÖRNEK ALAN ÇOCUKLAR ÜLKEDEKİ SUÇ ORANINI ARTTIRIR.
 
2-TELEVİZYONA ÇOK BAĞLI OLAN KİŞİLERDE BAZI RAHATSIZLIKLAR OLABİLİR.(ÖRNEK:GÖZ BOZULMASI)
 
3-OKUMAK YERİNE TELEVİZYONDAKİ PROGRAMLARDAN BİLGİLENMEYE ÇALIŞMAK, OKUMA KÜLTÜRÜNÜ ÖLDÜRÜR.
 
4-TELEVİZYONA ÇOK BAĞLI OLAN KİŞİNİN HAYATTA HİÇBİR AMACI KALMAZ VE HAYATTA BİR AMACI OLMAYAN KİŞİNİN YAŞAMASINA GEREK YOKTUR.
 
5-TELEVİZYON İNSANLARI TEMBELLEŞTİRİR TEMBEL OLMAYA YÖNELTİR.
 
6-DERS ÇALIŞAN BİRİNİN ÇALIŞTIĞI YERDE TELEVİZYON BULUNMASI O KİŞİNİN DİKKATİNİ DAĞITARAK DERS ÇALIŞMASINA ENGEL OLUR.
 
7-TELEVİZYONA ÇOK BAĞLI OLAN KİŞİLERİN İŞLERİ AKSAYABİLİR.
 
8-YÖRELERİ KÖTÜ TANITAN BİR FİLMDE, O YÖRENİN İMAJINI BOZABİLİR.
 
9-AYRICA ÇOK FAZLA TELEVİZYON İZLEMEK ENERJİ KAYBINA NEDEN OLUR.
 
10-YAŞINA UYGUN OLMAYAN KİŞİLERİN ZARARLI PROGRAMLAR İZLEMESİ, KİŞİNİN RUHSAL VE ZİHİNSEL PROBLEMLER YAŞAMASINA NEDEN OLUR.

41  Gonuldiyarim - Ödev Konuları / Sosyal Bilgiler / TEMEL HAK VE HÜRRİYETLER : 04 Aralık 2008, 18:06:32
TEMEL HAK VE HÜRRİYETLER (2)
   HAK KAVRAMI
Hak kelimesi hem günlük dilde hem felsefi-ahlaki söylemde hem de hukuk terminolojisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Konuşma dilinde "hak"tan söz ettiğimiz zaman, bilerek veya bilmeyerek, hak sahibi olduğu varsayılan kişinin bir şeye yetkili olduğunu veya onun bir şeyi meşru olarak talep edebileceğini anlatmak isteriz. Bir şeye hakkımız olduğunu söylediğimizde, o şeye yönelik iddiamızın tartışılmazlığını ve herkesçe tanınması gerektiğini kastederiz. Aslında "hak" kelimesinin bu şekilde kullanılması içinde ahlaki meşruluk düşüncesini barındırmaktadır. Yani, günlük dildeki hak kelimesinin arkasında bir "ahlakilik" düşüncesi, ahlaki bir haklılık doğruluk iddiası saklıdır. Hakkın, varlığı tartışılmaması gereken meşru bir yetki veya talep olarak anlaşılması bunu açıkça göstermektedir. Bu tür bir hak iddiası, aynı zamanda, hakkın sonucu olan negatif veya pozitif taleplerin gerektiğinde zora başvurmayı meşru kıldığı anlamını da taşımaktadır. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Her "hak" iddiası, belli bir somut durumda başkasının özgürlüğüne müdahale edebilmek için ahlaken yetkili olunduğunun kısaltılmış bir formülüdür.
Hukuk dilindeki hak kavramı da özünde böyle bir yetki veya meşru talebin hukuki biçimde ifade edilmesinden başka bir şey değildir. Yalnız burada, iddianın, talebin veya müdahale yetkisinin arka planında ahlaki meşruluk anlayışı bulunsa da, bunların doğrudan veya görünüşteki kaynağı hukuktur.
   Hukuk bilimi bakımından hakkın önemli bir özelliği, onun hak sahibi yönünden bir izin durumunu ifade etmesidir. 
Hakkın unsurları
Hakla ilgili bu açıklamaları hakkın unsurlarına ilişkin bir formülasyonla bitirebiliriz. Sonuç olarak hakkın varlığından anlamlı olarak söz edebilmek için, şu unsurların bulunması gerekir: Yetki: Hakkın özü bir şeyi yapabilme yetkisidir; o şeyi yapıp yapmamak konusunda hak sahibi serbesttir. Kişi hakkını kullanmaya zorlanamaz. Talep: Her hak, sahibine olumlu veya olumsuz bir talepte bulunma yetkisi verir. Daha açık bir ifadeyle, bir hak başkalarına sırf bir kaçınma yükümlülüğü yükleyebileceği gibi, bir edim veya yerine getirme yükümlülüğü de yükleyebilir. Hukuki haklar hem negatif hem de pozitif taleplere dayanak oluşturabilirler. Genellikle "özgürlük hakkı" ve özgürlükten türeyen haklar negatif taleplerin kaynağıdır. Saygı gösterilme zorunluluğu: Bir hak iddiası, hakkın konusundan yararlanma yetkisinin genel olarak veya bir ilişkiye bağlı (özel) olarak tanınmasını istemek, ona saygı gösterilmesini meşru olarak beklemek demektir. Sırf ahlaki haklarda bu unsur sadece talebin ahlaken meşru olduğuna ilişkin inanç şeklinde ortaya çıkarken, hukuki haklar söz konusu olduğunda bu "zorla yerine getirme"yi gerektirir. Yani, hak sahibi hakkını tanımayan veya ihlal edenlere karşı  hakkına saygı gösterilmesini veya hakkın konusundan yararlanmasını ; hukuki yaptırım yoluyla sağlatabilir. Sırf bir ahlaki hak durumunda ise  hakkı ihlal edilen kişi buna ancak (en fazla) ahlaki iddiayla karşı koyabilir.
İnsan Hakkı
İnsan hakkı niteliği bakımından herhangi bir ahlaki haktan da farklıdır; bu farklılık onun diğer bütün ahlaki haklardan üstün olmasında kendisini gösterir.  Başka bir ifadeyle, insan hakları en üstün ahlaki talepleri ifade eder. İnsan haklarının üstünlüğünün pratik anlamı, bu haklara dayanan iddia ve taleplerin başka bütün hak iddiaları karşısında öncelikli olmasıdır. Bu üstünlüğünü kaynağı, insan hakkının koruduğu temel değerin en üstün ahlaki değer olmasıdır.  İnsan hakları düşüncesinin öncülü ahlaki eşitliktir.  Bu demektir ki, aralarındaki farklılıklar ne olursa olsun, bütün insanların ahlaki değeri eşittir. Bireyler özel durumlardaki kişisel, liyakat ve  hakedişleri bakımından farklı olabilirler. Ama bütün insanların kişi olarak saygı gösterilmesi gereken ahlaki kapasitesi eşittir, yani hepsi aynı saygıyı hak eder. 
İnsan Hakları ve “Temel Haklar”
 İnsan hakları literatüründe  son yıllarda göze çarpan başlıca tartışma konularından biri de insan hakları ile “temel haklar” ilişkisidir. Bazı yazarların bir kısım insan haklarının “temel” nitelikte olduklarını ileri sürerek, bunların listeleme yoluna gittikleri görülmektedir .
Bu temel haklar anayasamızda da yer almaktadır:
KİŞİNİN HAK VE HÜRRİYETLERİ
Bilim ve Sanat Hürriyeti (27. Madde)
Bilim ve sanat, toplumların gelişmişlik göstergesidir. Toplumların sanat, bilim ve teknoloji alanında çağdaş standart ve göstergelere sahip olması, vatandaşlarının bilim ve sanatta faaliyet göstermeleri ile mümkündür. Ancak bu faaliyetler hoşgörü ve hürriyet ortamında gelişebilir. Hürriyetin olmadığı yerde bilim ve sanat faaliyetleri isten gelişmeyi sağlayamaz . Bilim ve hürriyetin olmadığı bir memlekette gerçek manada bilim adamı değil unvanlı dalkavuklar yetişir.
"NE OLURSA OLSUN İTAAT" DEĞİL DÜŞÜNEREK BİLEREK YAPMAK!
Türkiye en çok siyaseti konuşuyor, siyasetin alanı daraltılıyor, sosyal bilimler toplumu tanımak için değil, bir yöne sevk etmek için kullanılmak isteniyor. Bu mantık eğitim sistemini, yüksek öğretime varıncaya kadar duraklattı ve hatta dumura uğrattı.
Türkiye düşünmekten ve düşünmeyi bilmekten kaçıyor. Düşünce hürriyeti olmadan zengin bir fikir hayatı, bilim hürriyeti olmadan ilim ve teknikte gelişme olabileceği sanılıyor. Susan, baş eğen, tasvip eden, komuta altına giren makbul tutuluyor. Ne bugünkü dünyanın, ne de toplumumuzun talepleri bu zihniyetle karşılanamaz.
Türkiye iletişmeyi bilmeden, teknikle muhtevayı kendi ölçüleriyle uyumlaştırmadan, estetikleştirmeden iletişim patlaması yaşıyor.
Tarihten kopamayan, yakın tarihi tekrar tekrar yaşatmaya çalışan bir ülkede, yakın tarih tabulaştırılıyor, bilimsel araştırma ve incelemenin dışına çıkarılıyor ve neredeyse yasaklı bir alan haline getiriliyor.
Türkiye dinden kaçıyor, bilmeden; dine koşuyor, bilmeden!
Kavram kargaşası, kapsam kargaşası almış başını gidiyor.
Kimse düşüncesini "ağyarını mâni, efradını câmi" ifade edemiyor. Daha da kötüsü, bunun ne demek olduğunu da bilmiyor.
DEĞİŞİMDEN KAÇILAMAZ, DÜŞÜNCEDEN VAZGEÇİLEMEZ
Türkiye'de bilim, düşünce, siyaset kilitlenmiş; hareket kısıtlanmış. Kilitleri bilgi ve düşünce ile açacağız, değişime doğru kaçınılmaz hareketi başlatacağız.
Düşünmenin ana elemanlarını üç aylık bir dönemde seçkin altı bilim ve düşünce adamı "Yazar Okulu" çerçevesinde verirken, bilim, yazı ve yönetim alanında tanınmış 20 kişi, genç yazarlara kendi konuları ile ilgili bilgi ve tecrübe aktaracaklar.
Yazar Okulu, yazarların Türkiye'yi ve dünyayı doğru okuyarak yazmalarını sağlamak için Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı tarafından açılıyor. 
Ortaöğretim düzeninin  bu şekilde, öğrenciler arasında bir ayrım yapılacak şekilde kurulması ve işletilmesi ciddi bir anaysa sorunu yaratacaktır. Gerçekten, “bilim ve sanat hürriyeti” ile “eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi” aynı madalyonun iki yüzü gibidir.  (“Eğitim ve öğretim, devletin gözetim ve denetimi altında serbesttir. Özel okulların bağlı olduğu esaslar, devlet okulları ile erişilmek istenilen seviyeye uygun olarak kanunla düzenlenir. Çağdaş Bilim ve Eğitim esaslarına aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.” hükümleri  1961 Anayasası’nda  bilim ve sanat hürriyetini düzenleyen 21. maddede, “bilim ve sanat hürriyetinin sınırları” olarak, 1982 Anayasası’nda ise “eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevini” düzenleyen 42. maddede eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevinin sınırları olarak düzenlenmiştir.)
“Bilim ve sanat hürriyeti” anayasanın 27. maddesinde “Kişinin hak ve ödevi” olarak düzenlendiği halde “eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi” anayasanın 42. maddesinde bir “sosyal hak ve ödev” olarak düzenlenmiştir. Eğer bilim ve sanat hürriyeti bir sosyal hak olarak düzenlenirken “üniversitelere öğrenci yetiştiren liseler ve meslek yüksek okullarına öğrenci yetiştiren meslek okulları” şeklinde bir ayrım yapılacaksa bu ayrım ancak anayasanın izni ile yapılabileceğinden  anayasanın 42. maddesinde mutlaka böyle bir ayrıma izin veren bir hüküm bulunmalı ve bu iki düzenden birinin seçimi öğrencilerin kanuni temsilcilerine bırakılmalıdır .
Basın Ve Yayımla İlgili Hak ve Hürriyetler (28-29-30-31. Madde)
Basın yayım araçları ve onların faaliyetleri “basın kurumu”nu oluşturur. Vatandaşlar düşünce ve kanaatlerini ve bu doğrultudaki faaliyetlerini yazılı, sözlü ve görsel basınla (medya) dile getirirler .
a)   Basın Özgürlüğü
Basının ana görevi, kamuoyunu ilgilendiren konularda haberler yayınlamaktır . Anayasamızda “basın hürdür, sansür edilemez” ifadesi bulunmaktadır. Fakat devlet bazı durumlarda bu hürriyeti sınırlayabilir. Basın hürriyetinin sınırlanmasında, anayasanın 26. ve 27. maddelerinin hükümleri uygulanır.   Devletin iç ve dış güvenliğini, ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü tehdit eden veya suç işlemeye ya da ayaklanma veya isyana teşvik eder nitelikte olan veya devlete ait gizli bilgilere ilişkin bulunan her türlü haber veya yazıyı, yazanlar veya bastıranlar veya aynı amaçla, basanlar, başkasına verenler bu suçlara ait kanun hükümleri uyarınca sorumlu olurlar. Tedbir yolu ile dağıtım hakim kararı ile; gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunun açıkça yetkili kıldığı merciin emri ile önlenebilir. Dağıtımı önleyen yetkili mercii bu kararını en geç yirmidört saat içinde  yetkili hakime bildirir. Yetkili hakim bu kararı en geç kırksekiz  saat içinde onaylamazsa dağıtımı önleme kararı hükümsüz sayılır.
Süreli veya süresiz yayınlar kanunun gösterdiği suçların soruşturma veya kovuşturmasına  geçilmiş olması hallerinde hakim kararı ile; devletin ülkesi ve  milleti ile bölünmez bütünlüğünün, milli güvenliğinin, kamu düzeninin, genel ahlakın korunması ve suçların önlenmesi bakımından gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunun açıkça yetkili kıldığı merciin emriyle toplatılabilir   
Avrupa insan hakları mahkemesine intikal etmiş bir dava örneği: 
Somut davada, T.S.’in sahibi olduğu dergide iki okuyucu mektubu yayınlanmıştır.  Mektuplarda Türk makamları, Güneydoğu Anadolu’daki  askeri operasyonlarla Kürt halkının bağımsızlık mücadelesini kanlı bir şekilde bastır¬dığı suçlamasıyla ağır bir dille eleştirmektedir.
AİHM'ye göre, mektuplarda, "faşist Türk Ordusu", "TC Cinayet şebekesi",
ve "emperyalizmin kiralık katilleri" gibi ifadelerle, "katliam", "barbarlık" ve "kit¬le cinayetleri" gibi hakaret terimleri kullanılmak suretiyle, uyuşmazlığın karşı tarafı küçük düşürülmek istenmiştir. Temel duygular tahrik ve kanlı şiddet olaylarına hakim olan önyargılar keskinleştirilerek, kanlı bir mukabeleye çağrı yapıl¬maktadır. Ayrıca bu mektuplar, 1985'den beri güvenlik kuvvetleri ile PKK men¬suplarının ağır kayıplar verdiği, Güneydoğu Türkiye'deki asayiş durumu bağ¬lamında yayınlanmıştır. Bu çerçevede, mektuplar, iddia edilen suçların sorum¬lularına karşı zaten kökleşmiş olan akıl dışı kin duygularını daha da tahrik ve böl¬gedeki şiddeti sürdürmeyi teşvik edici nitelikte olup, okuyucuya, mütecavize kar¬şı savunma amacıyla şiddete başvurulmasının gerekli ve haklı olduğu mesajı verilmektedir.   
AİHM, bu gerekçelerle Sözleşmenin ihlal edilmediğine karar vermiş, adı geçen şahsın başvurusunu reddetmiştir .
Özel radyo ve televizyonların kuruluşlarının kitle ile iletişimde oynadığı büyük rol, yıkıcı ve bölücü unsurları, faaliyetlerini dolaylı veya dolaysız olarak yürütmede bu yayın organlarından yararlanmaya yöneltmiştir. Türkiye genelinde  2000 yılı itibari ile ulusal, bölgesel ve yerel mahiyette 1199 özel radyo ve 261 TV kanalı yayın yapmaktadır (Bu sayı günümüzde daha da artmıştır). Özel radyo yayınlarının % 23,2’sinin, özel TV yayınlarının  %26,4’ünün ideolojik maksatlı olduğunu tespit edilmesi, ülkemizde hür ve serbest yayın hakkının suistimal edildiğine dair üzücü bir örnektir .
 Basın özgürlüğü topluma siyasi liderlerinin düşünce ve tutumlarını keşfetme imkanı sağlayan en önemli araçlardan birisidir. AİHM’ye göre, bir siyasi şahsiyeti eleştiren gazeteciye yaptırımlar uygulanması gelecekte onu bu tür eleştiriler yapmaktan alıkoyacak bir nevi sansür niteliğindedir. Siyasi tartışmalarda gazetecilere bu tür yaptırımlar uygulanması, onların toplum yaşamını etkileyen konuların tartışılmasına katkıda bulunmasını ve dolayısıyla basının kamu adına “bekçi köpeği” görevini yapmasını engeller. Basın, politikacılara kamu oyunu ilgilendiren konularda yorum yapıp bunları halka yansıtarak herkesin serbest tartışmaya katılmasını sağlar ki, bu demokratik toplum ilkesinin çekirdeğidir .
b) Düzeltme ve Cevap Hakkı (32. Madde)
   İfade hürriyetini varlığı, haber verme, gazete, dergi, kitap ve broşür çıkarma hakları, kişilerin cevap ve düzeltme hakkını da birlikte getirir. Çünkü, ifade hürriyeti korunurken kişilerin haysiyet ve şereflerini dokunulması mümkündür. Nitekim Türk anayasası da, kişilerin haysiyet ve şereflerini dokunulması veya kendileri ile ilgili gerçeğe aykırı yayınlar yapılması hallerinde bu hakkın tanındığını belirtmiştir. Gönderilen düzeltme ve cevap yayınlanmadığı takdirde  yayımın gerekli olmadığına hakim karar verir.  Bir yayındaki yazıdan dolayı, cevap ve düzeltme hakkını kullanmak isteyen kişi, cevabını söz konusu gazete veya derginin sorumlu müdürüne verebilir. Mahkeme yoluyla cevap ve düzeltme hakkı şu şekilde kullanılır: Cevap verenin bulunduğu yerdeki  sulh ceza mahkemesine başvurulur. Bu başvurmada düzeltme ve cevap metni ile yayının ilgili nüshası da mahkemeye verilir veya gönderilir. Sulh ve  ceza hakimi, en geç 24 saat içinde cevap ve düzeltmenin suç teşkil edip etmediğini, yayın ile ilgisi bulunup bulunmadığına, kanunda yazılı şekil ve şartlara uygun olup olmadığına bakarak ona göre bir karar verir.  Yayınlanma, hakimin gerekli göreceği değişiklikler yapılması şartıyla da olabilir. Cevap ve düzeltme, günlük gazetelerde alındığını takip eden 2 gün içinde, diğer yayınlarda , örneğin dergilerde, yine 2 günlük süre gözetilmek şartıyla ilk çıkacak nüshada yayınlanmalıdır. Sorumlu müdür, sulh ceza mahkemesinin kararına en geç yirmidört saat içinde yayının çıktığı yerin asliye ceza mahkemesi nezdinde sebep ve delil göstererek itiraz edebilir. Asliye ceza hakiminin yirmidört saat içinde vereceği karar kesindir.
   Cevap ve düzeltme hakkı, yayınlandığı günden itibaren üç ay içinde kullanılmalıdır. Cevap ve düzeltme hakkını gerçek kişiler gibi devlet daireleri, kamu kurumları ve diğer tüzel kişiler de kullanabilirler, ölen bir kimsenin cevap ve düzeltme hakkını, mirasçılarından biri kullanabilir.
   Cevap ve düzeltme hakkı, TV yayınlarında da söz konusu olabilir. Şöyle ki: Herhangi bir televizyon kanalı, bir kişinin haysiyet ve şerefine dokunulması veya kendisi ile ilgili olarak gerçeğe aykırı yayınlar yapılması halinde, o kimsenin yayın tarihinden başlayarak yedi gün içinde göndereceği düzeltme ve cevap metnini genel müdürlükçe alınmasından başlayarak üç gün içinde yayınlamakla yükümlüdür. Genel müdürlük kendisine gelen metni kanun hükümlerine uymadığı gerekçesi ile Ankara Sulh  Ceza Mahkemesine gönderir. 
   İfade hürriyetinin bir sonucu olarak anayasa kamu görev ve hizmetinde bulunanlara karşı bu görev ve hizmetin yerine getirilmesi ile  ilgili olarak yapılan iftiralardan  dolayı açılan hakaret davalarında, sanığa ispat hakkı tanımıştır. Bunun dışında ispat işlemi ancak fiilini doğruluğunun tespitinde kamu yararı varsa veya şikayetçi  razı ise kabul edilebilir .
   Toplantı Hak ve Hürriyetleri
a)   Dernek Kurma Hürriyeti (33. Madde)
Dernek, belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek için kurulan yasal topluluktur. Bu topluluğun tüzel bir kişiliği vardır. Dernek kurmak için önceden izin almaya gerek yoktur. En az yedi kişi bir araya gelerek dernek kurabilir. Hiç kimse bir derneğe üye olmaya ve dernekte üye kalmaya zorlanamaz.  Dernek kurma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil,  şart ve usuller kanunda gösterilir .
b) Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Düzenleme Hakkı  (34. Madde)
Cumhuriyet'ten sonra 1909 tarihli İçtimaatı Umumiye Kanunu 1956'ya kadar yürürlükte kaldı.
27 Haziran 1956'da bu kanun kaldırılarak yerine 6761 sayılı Toplantılar ve Gösteri Yürüyüşleri Hakkında Kanun yürürlüğe girdi.
Gösteri yürüyüşü hürriyeti teriminin % olarak kullanıldığı bu yasa, 1909 tarihli kanuna  göre "hürriyetleri" sınırlayan pek çok kural getirdi. Buna göre, seçim dönemleri dışında gerçek kişilerle siyasal partiler de dahil bütün tüzel kişilerin siyasal propaganda yapabilmeleri mülki amirin iznine bağlandı. İzin verip vermeme konusunda takdir yetkisi tamamen mülki amire ait bulunuyordu. Yerel örf ve adetlere göre yapılacak tören, eğlence, düğün, balo gibi toplantılarla okullar veya resmi kuruluşların düzenleyecekleri toplantılar ve bilimsel konferanslarla, pazar, panayır gibi yerlerde ticari, iktisadi v.b. amaçlarla bir araya gelecek halk topluluklarının toplantıları bu kuralın dışında bırakıldı.
1961 Anayasası, toplantı ve gösteriler için özgürlük alanını genişleten bir kural getirdi. Buna göre, herkes önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız, toplantı ya da gösteri yapabilir; bu hak ancak kamu düzenini korumak için sınırlanabilirdi. 10 Şubat 1963'de, 1956 tarihli kanun kaldırılarak, yeni Anayasa doğrultusunda 171 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Hürriyeti Hakkında Kanun çıkarıldı. Bu kanuna göre, "Silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma hakkının kullanılması izne bağlı değildir" (yabancıların yapacakları toplantı veya gösteri yürüyüşleri izne bağlıdır). Toplantı ve gösteri yürüyüşünün yapılmasından en az 48 saat önce, mülki amirliğe, toplantının amacı ve yeri (toplantıyı yapacakların tertip kurulu tarafından) bildirilecektir. Mülki amirler gidiş-geliş güvenliğini bozmayacak, pazar kurulmasına engel olmayacak yerleri göstermek zorundadırlar. Genel yollarda, parklar ve tapınaklarda, kamu hizmeti gören binalarda ve TBMM'nin l km. çevresinde toplantı yapılması yasaktır.
Bu kurallarla, 1956 tarihli yasadaki "toplantı veya gösteriye izin için" mülki amire tanınan takdir yetkisini "kamu düzeni" ile sınırlayan yeni Anayasa'ya göre çıkarılan 171 sayılı yasaya getirilen koşulların, kamu düzenini takdir yetkisi kullanılırken gözönüne alınacak hususları belirtmek için konulduğu düşünülebilir.
Ne var ki, 12 Mart 1971 hükümet darbesinden sonra Anayasa'da yapılan değişikliklerle temel hak ve özgürlüklerin alanı daraltılırken, toplantı ve gösteri yürüyüşleri özgürlüğü de sınırlandı.
1961 Anayasası'nın 11. maddesinde "Temel hak ve hürriyetler, Anayasa'nın özüne ve sözüne uygun olarak ancak kanunla sınırlanabilir. Kanun kamu yararı, genel ahlak, kamu düzeni, sosyal adalet ve milli güvenlik gibi sebeplerle de olsa, bir hakkın ve hürriyetin özüne dokunamaz" denmişti.
12 Mart 1971'den sonra devleti kişiye karşı koruma anlayışına dayanan anayasa değişikliği ile getirilen "kötüye kullanma" kavramının uyarlanması, 11. maddeyi şu hale soktu: "Temel hak ve hürriyetler devletin ülkesi ve milleti ile bütünlüğünün, cumhuriyetin, milli güvenliğin, kamu düzeninin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunması amacı ile veya Anayasanın diğer maddelerinde gösterilen sebeplerle Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak, ancak kanunla sınırlanabilir.
Kanun, temel hak ve hürriyetlerin özüne dokunamaz.
Bu Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbirisi, insan hak ve hürriyetlerini veya Türk Devletinin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü veya dil, ırk, sınıf, din ve mezhep ayrımına davranarak, nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyeti ortadan kaldırmak kastı ile kullanılamaz".
Oysa, bu esnek kurallarla yeni suçların oluşabileceği  yorumlarına gidilerek "temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunmak" mümkün olacaktı. Çünkü temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasını güçleştirecek engellerin kaldırılması için değil, bu hak ve özgürlükleri kullanma alanının daraltılması amacıyla kural getiriliyordu. 
12 EYLÜL KANUNU
12 Mart zihniyetini, 1961 Anayasasını tamamen kaldırarak sürdüren 12 Eylül döneminin bireysel hak ve özgürlüklere karşı otoriteden yana bir bakış açısının ürünü olan 1982 Anayasası ile özgürlüklerin sınırlanması amaçlanmış; bu Anayasaya göre çıkarılan Dernekler Kanunu'nun örgütlenmeyi devlet için tehlikeli ve örgütleri potansiyel suçlu görmesi gibi 6.10.1983 tarihinde çıkarılan 2991 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu da gösteri ve toplantıların suç odağı olabileceği mantığı ile hak ve özgürlükleri kullanılamaz kıtan kurallar getirmiştir.
6.10.1983 TARİH VE 2991 SAYILI TOPLANTI VE GÖSTERİ YÜRÜYÜŞLERİ KANUNU'NDA
Anayasanın 34. maddesinde yazılı olduğu gibi, "Herkesin, önceden izin almaksızın, bu kanun hükümlerine göre, silahsız ve saldırısız olarak, kanunların suç saymadığı belirli amaçlarla toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahip olduğu" (madde 3) ve toplantı ve gösterilerin, "aşağıdaki hükümlere uyulmak şartıyla" her yerde yapılabileceği (madde 6/1) kaydedilmiştir.
Bu demokratik görünen girişten sonraki maddenin "aşağıdaki hükümleri" ve daha sonraki maddelerdeki hükümler, (tabii Anayasadaki "aşağıdaki hükümlere" ve "maddelere" uygun olarak getirilen sınırlamalarıyla) toplanma hak ve özgürlüğünün özünü zedelemektedir.
Toplantı ve gösteri yapılacak alanları ve yerleri tamamen idarenin keyfi takdirine bırakarak, toplantı ve gösteriyi düzenleyenlerin halkla temasını olabildiğince engellemeyi amaçlayan yasa, toplantıların mülki amirlikçe ertelenmesi ve yasaklanmasına ilişkin maddeleri ve sonradan gelecek mahkeme kararını işlevsiz kılan hükümleriyle, polis devleti zihniyetini yansıtmaktadır.
Son uyum yasası ile kanunun "dernekler, vakıflar, sendikalar ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının kendi konu ve amaçları dışında toplantı ve gösteri yürüyüşü yapmalarını yasaklayan 21. maddesinin kaldırılması çok olumlu bir gelişme olmakla beraber, kanunun diğer hususlarda idarenin keyfi takdirlerine ve yasaklamalarına yer veren kuralları yürürlükte kaldığından, yapılan değişiklik çok yetersiz kalmaktadır.
TOPLANTI VE GÖSTERİ YÜRÜYÜŞLERİNE İLİŞKİN YASAL DÜZENLEMENİN İLKELERİ:
1)   Herkesin, önceden izin almaksızın, silahsız ve saldırısız olarak, kanunların suç saymadığı amaçlarla, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı vardır.
2)   Genel ve yerel seçim zamanlarında seçim kanunlarına göre yapılacak toplantılar ve gösteri yürüyüşleri; kanun ya da gelenek ve göreneklere göre yapılan tören, şenlik, karşılama, uğurlamalarla bilim, sanat, spor etkinlikleri bu yasa hükümlerine tabi değildir.
3)   Açık toplantılar ve gösteri yürüyüşleri, mabetler, sağlık kurumları, kamu yönetimi binaları içinde ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin l kilometre uzağındaki yerler ile can ve mal güvenliği bakımından önlem alınması mümkün olamayacağı mülki amirliklerce, önceden ilan edilmiş yerler dışında, her yerde yapılır. Mülki amirliklerin ilana ilişkin kararlarının iptali için, herkes ilan tarihinden itibaren 60 gün içinde idari dava açabileceği gibi; toplantı ve gösteri yürüyüşü için başvuruda bulunanlar da, başvuru tarihinden itibaren 60 gün içinde dava açabilirler.
4)   Açık toplantılar ve gösteri yürüyüşlerini düzenleyenlerle güvenlik görevlileri, toplantının güvenlik içinde yapılabilmesi, kamu düzeninin bozulmaması; toplantı alanı ve gösteri güzergahı dışındaki can ve mal güvenliği önlemlerinin aksamaması için toplantı alanında ve gösteri güzergahında (cankurtaran, itfaiye v.b. araçların geçebilmesi olanağını sağlamak üzere), toplantı ve yürüyüş düzeninin bozulmamasını da gözeterek bir trafik şeridi ayırır.
5)   Açık toplantı veya gösteri yürüyüşü yapacak olanlar, toplantının veya gösteri yürüyüşünün gün ve saatini en az 48 saat önce toplantının veya gösteri yürüyüşünün yapılacağı yerdeki mülki amirliğe bildirirler.
6)   Süresinde bildirimde bulunulmayan bir toplantıda veya gösteri yürüyüşünde güvenlik sağlanamamış veya kamu düzeninin bozulmuş ya da güvenlik önlemlerinin yeterince alınmamış olması yüzünden suç işlenmişse, ancak bu takdirde toplantı veya yürüyüşü düzenleyen sorumlular, zamanında bildirimde bulunmadıklarından cezalandırılabilirler. Tüzel kişilerin, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının, toplantı ve gösteri yürüyüşü için bildirdikleri amacın dışına çıkıp çıkmadıkları, bu kuruluşların kendi organlarını ilgilendirir ve onlar tarafından değerlendirilebilir. Güvenliği sağlanmış, kamu düzenini bozmayan ve eylemli olarak şiddetin kullanıldığı tecavüz olayı bulunmayan toplantı ve yürüyüşlerin, amaçları dışına çıkıp çıkmadığı, idare tarafından takdir edilemez; suç işlendiği kanaatine varılmışsa, toplantı ve gösteri yürüyüşü bittikten sonra tutanaklara veya ihbarlara göre ceza soruşturması yapılabilir. Toplantı ve gösteri yürüyüşlerine ilişkin suçlar ve bu suçların cezaları Türk Ceza Kanunu'nda gösterilir.,
7)   Mülki amir, yapılacağı bildirilmiş olan toplantı veya gösteri yürüyüşü sırasında,
alınacak önlemlere rağmen, güvenliğin sağlanamayacağını ve kamu düzeninin ciddi
olarak bozulmasını önlemenin mümkün olamayacağını, gerekçesiyle birlikte mahkemeye sunarak, toplantı veya gösteri yürüyüşünün 30 günü aşmamak üzere ertelenmesi için tedbir kararı verilmesini isteyebilir. Nöbetçi mahkeme 24 saat içinde bu istemi karara bağlar. Toplantı saatine kadar mahkeme karar vermemişse, toplantı yapılır.
Karizmatik   Tescil edilmemiş topluluklar, açık toplantı veya gösteri yürüyüşünü, en az 48 saat
önce toplantının tarihi, saati ve konusu ile üç kişilik düzenleme kurulu üyelerinin adlarını, adreslerini ikamet belgeleriyle birlikte en büyük mülki amire verirler. Tescil edilmiş tüzel kişilerin yönetim kurulları, düzenleme ku